Nefs Psikolojisi

» Nefs Psikolojisi
Nefs psikolojisinin bize öğrettiği - Mustafa Merter ile R. Berin Tuncel

Nefs psikolojisinin bize öğrettiği – Mustafa Merter ile R. Berin Tuncel

Dr. Maria Montessori’nin “Çocuğunuz size rehbelik eder, sadece gözlemleyin.” diyen felsefesi ile karşılaştığımda insanın kendini ve çocuğunu gözlemlemesinin bu kadar zor olabileceğinin farkında değildim. O dönemde, gördüklerimin görülebilenlerden ibaret olduğunu sanıyordum ama başka bir dünyanın daha olduğunu da “seziyordum.”

Psikiyatr Dr. Mustafa Merter’in kapısını ısrarla çalışım, bu günlere denk geliyor. 2011 yılının son günlerinde, verdiği seminerlerde ısrarlı sorularıma verdiği yanıtlarının ardından analize aldığı öğrencilerinden biri olma mutluluğuna erişmiştim.

Analizim boyunca; rüyaları, bilinçdışı dünyasını ve nefs yapılanmasını anlamaya gayret ettim. Şunu gördüm ki insanı anlamak için sunulan modern psikoloji literatürü yeterli değil. İnsanı “yatay varoluş alanına” hapseden bir insan tanımı, bizi daraltıyor.

“Nefs psikolojisinin bize öğrettiği, duygu ve hâl farklılığıdır. Duygular veya nefs-i emmarenin sıradan hâlleri, bir ressamın boya paletinde taşıdığı, sınırlı sayıda renklere benzer. Sözde sevgi, nefret, korku, kaygı, hırs, şehvet, gurur, kibir, haset, yetersizlik, güvensizlik, utanç, atalet, öfke, nefret, kin, intikam…yukarıda temas ettiğimiz telvin halinin “boya” larıdır. Kâh o boyayla kâh bu boyayla boyanıp hayatımızı sürdürürüz. Yunus Emre Sultanımız ne de güzel tasvir eder…

Kâh eserim yeller gibi, kâh tozarım beller gibi, kâh coşarım seller gibi. Gel gör beni aşk neyledi, derde giriftar eyledi…

Ama Rabb’ul Âlemîn bizleri sadece bu sınırlı sayıda “boya potansiyeli” ile yaratmamıştır. Yukarıda saydığımız nefs-i emmâre hâllerinin yanı sıra, sonsuz sayıda başka lâtîf (inceltilmiş), temizlenmiş, saf, rahatlatıcı, müjde verici, teskin edici hâller de ihsan edilmiştir. İşte nasıl nefs-i emmare ve alt şuur-dışı bu menfi hâllerle dolu ise, nefs mertebelerinde yükseldikçe bunlar solar gider ve insan bu “rahmâni hâlleri” yaşamaya başlar. Asıl olanlar bunlardır, diğerleri ise gölge mesabesindedir. (Dr. Mustafa Merter)”

Nefs Psikolojisi; insanın kendini bilme yolculuğunda bize kadim bir harita sunuyor ve pusulamızın da içimizde dürülü olduğunu söylüyor.

Psikoloji diğer pozitif bilimleri kıyasla çok genç bir bilimdir. Gerek Doğu gerekse Batı insana dair söz söyleme konusunda bir şaşkınlık içerisindedir.

Psikiyatr Dr. Mustafa Merter’in geliştirdiği yeni bir psikoloji okulu olan Nefs Psikolojisi bize bir nefs topografyasından bahsediyor. Psikolojinin gündeminde henüz yer almayan nefs kavramıyla insanı anlamaya çalışıyor ve rahatsızlıkların nefsanî olduğunu, ruhun hasta olmadığını/olamayacağını hatırlatıyor. ‘’Hastalık nefse aittir. Dahası, iyileşme potansiyeli de içindedir.’’ diyor.

  1. NEFS TOPOGRAFYASI: İNSAN NEDİR?

assogioli yumurtası

Çok mertebeli nefs yapısı, bilinç ve bilinç dışı katlarını gösteren bu şema insan bilincinin çok katmanlı yapısına işaret etmektedir ve insanı büyük bir bilinç denizindeki bir damla olarak betimlemektedir. Batı’nın yüksek benlik kavramının İslâm tasavvufunda can kuvvesine karşılık geldiği söylenebilir.

Can şemanın en tepesindeki aydınlık noktayla sembolize edilmiştir.

Bu şema günlük hayatta farkına varabildiğimiz pek çok olayın orta bilinç (günlük alışılmış bilinç düzeyi) katmanında gerçekleştiğini, yani olayların görünmeyen yönlerinin de var olduğunu (üst ve alt bilinç dışı) düşündürür bize. Kişi nefs katlarında yükseldikçe; kendini tanıdıkça canına doğru yükselir. Gölge, kişinin kendinde görmeye tahammül edemediği tüm yönlerinin toplamıdır. Can güneşi doğduğunda gölgeler tesirini yitirir.

Alt bilinç dışı, bir diğer ifadeyle ‘’bodrum katları’’ her insanda mevcut olan gölge ve komplekslerin bulunduğu alandır ve bu olumsuz alt kimlikler, nefs-i emmâre bilinç alanıyla bağlantı halindedir. Bizler günlük hayatta etkinlik gösterirken farkında olmadığımız bu gölgelerin ve komplekslerin tesiri altında kalırız.

Bir diğer boyutu üst bilinç dışı boyutudur ve insanın gelişim/tekâmül yolculuğunu müjdelemektedir. Alt âlemlerin etkisi ne kadar güçlü olursa olsun, üst âlemlerin etkisi de her an devam etmektedir.

‘’Nefsi, bir manada tümcel olarak değişik bilinç durumları toplamı olarak da anlayabiliriz. Mecazi olarak her bilinç katında bir yönümüzün (alt kişilikler) dünyaya, kendi bilinç durumuna göre baktığını müşahede ediyoruz. Ve yine her katta o bilinç durumuna göre duygular ve duyular var. Bunlar nefs katlarında yükseldikçe letafet (sublimation) kazanır ve büyük farklılıklar arz ederler.

Kuranı Kerim’de geçen altı Nefs Kategorisi şunlardır:

Nefs-i Emmâre (Yusuf Suresi: 53)

Nefs-i Levvâme (Kıyamet Suresi: 2)

Nefs-i Mülhime (Şems Suresi: 8)

Nefs-i Mutmainne (Fecr Suresi: 27)

Nefs-i Râziye (Fecr Suresi: 28)

Nefs-i Marziyye (Fecr Suresi: 28)

Nefs-i Sâfiye veya Bâkiye ise ıslah yoluyla kabul görmüş bir tabirdir; ehline malumdur.’’

(Dr.Mustafa Merter, Psikolojinin Üçüncü Boyutu Nefs Psikolojisi ve Rüyaların Dili, Kaknüs Yayınları, İstanbul 2014, s.126)

Nefs-i Emmâre’yi günümüz psikolojisinde anlatılan kuramlar aracılığıyla iyi tanıyoruz. Jung, kompleksleri, bilinç dışındaki enerji alanları -duygu kümeleri- olarak tanımlar. Kompleksler bilinci etki altında bırakır ve kişilik bu etki altında şekillenir.

Tüm dünyaya yayılan, nefs katlarının ve üst bilinç dışının varlığının göz ardı edildiği bakış açısı, her gün daha iyi ve doyumlu bir yaşamın yolları aranmasına rağmen insanlığı umutsuzluğa sürüklemeye devam etmektedir. Oysa varoluşumuzun sadece bu katlar ile sınırlamak zorunda değiliz. Bilakis bu dünyaya gönderiliş nedenlerimizden biri kendi sonsuz potansiyelimizi görmek ve tekâmül etmektir diyebiliriz.

  1. İLİŞKİ VE KATEGORİLERİ

Nefs psikolojisine göre ilişkilerdeki derinlik kişiden kişiye değişmektedir. Kişilerin gördükleri, karşı tarafa hissettirdikleri ve etki güçleri, bulundukları nefs katından etkilenmektedir. İslam geleneğinde Peygamber Efendimiz aynı zamanda haliyle de tebliğde bulunmuş, daha sonra tekâmül geleneği tasavvufla devam etmiş ve seyr-ü sülûk adı verilen manevi dönüşüm yolculuğu da yine bu ilişkisellik ekseninde gelişmiştir.

‘’İnkişaf etmemiş insan ilişkileri umumiyetle bir körler sağırlar diyaloğudur. İç âlemin kompleksleri, gölgeleri, aileleri birbirlerine girerler ve iki insanın iç dünyaları arasında akıl almaz bir alış veriş başlar. Nedeni de bizim birbirimizi bir dizi mercek ardından görmemizdir. Mercek ne kadar kirliyse, yani olumsuz duygularla yüklüyse, muhatabımız o kadar flu görünür.’’(Merter,Nefs Psikolojisi, s.573)

Nefs psikolojisi dört temel ilişki kategorisinden söz etmektedir. Bu ilişki, kişi nefs katlarında yükseldikçe değişmeye başlar.

2.1. İNSAN-İNSAN İLİŞKİSİ

Toplumsal yaşamın temel birimine oluşturan ilişkidir. Mustafa Merter ‘’Tüm kusur görme, ayıplama, yerme, küçük görme düşüncelerinin temelinde, çok ilkel bir savunma mekanizması yatar. Kendi bilnç dışı kaosunu dışarı yansıtıp , ‘sözde’ rahatlama. Evet, kusur görmemek mümkün değildir; ama kusur görmekte ısrar varsa, bu bizim kendi yetersizliğimizi, kusurumuzu, ayıbımızı, rezilliğimizi karşıdaki ‘’ayna’’ya yansıtarak görmektir. Yani, karşıdakinin ‘can’ını gölgelerken, bir yandan da kendi gölge varlığımızı, alt bilinç dışımızı aktive etmektir.’’ (Nefs Psikolojisi, s.337) diyerek tekâmülün önünde engel teşkil eden nedenlerden birini belirtir. Bu bakış açısını içselleştirdiğimizde dikkatimiz dış dünyadan iç dünyamıza yönelmeye başlayacaktır.

Her insanın bizde uyandırdığı duygular, sadece onunla değil, aynı zamanda bizimle de ilgilidir. Örneğin ilk kez görüştüğünüz biri var ve anlam veremediğiniz biz huzursuzluk sizi ondan uzaklaştırmaya başladı. Bu kişi, belki de sizin geçmişte yaşadığınız bir olayın baş aktörüne benziyordu ve siz o olayla yüzleşmediğiniz için o olay alt bilinç dışı dünyasında etkisine devam ediyordu.

Peki, yeterince zor şartlarda yaşayan günümüz insanının ilişkilerine analizine ayıracak vakti var mı? Bu zaman dilimi, bu ilişkilerdeki iyileşmenin önemi kavrandığında oluşturulabilir.

Çünkü günlük hayat devam ederken alt âlemlerin bizden götürdüğü enerji, geleceğimizden çalınmaktadır. Alt bilinç dışı dinamiklerinin farkına varılmaması ve yüzleşmekten kaçılması, ileride bir stres ortamında ani ve kontrolsüz bir patlamaya neden olabilir.

Diğer önemli etken bakışımızı perdeleyen yansıtmaların hayattan alınan lezzeti etkilemesidir.  Karşımızdakinin elinden geleni yapmasına karşın yaşadığımız hayal kırıklıkları yahut hep aynı hatayı tekrar edişimiz ve belki kul olma bilincimizi idrak edemeyişimiz bu körlükle ilgilidir.

Kul olma bilinci kendi potansiyelinin farkına varıp onu kullanmayı gerektirir. İsrafın, sadece görünen nesnelerle ilgili haram olduğu düşündürülmüştür bize. Oysa her nefes de bizi bir adım daha ileriye taşımadığı sürece israf edilmiş olur. Emirlere uymak, haramlardan kaçınmak bizi derinleştirmiyorsa, hayatın anlamı gün geçtikçe azalıyorsa israf ettiğimiz şeyin kendimiz olduğunun farkına varmamız gerekir.

‘’Nefs tabiri, semantik açıdan, n- f- s kökünden türemiş nefes ile yakın akrabadır. Nefs, kendi kendinin farkında olan varlığın, yani insanın aslı, zatı anlamını kazanmıştır. (…) Nefsin alt katlarında yaşanan sıkıntının, Rabbimizin bizlere bahşettiği sayısız ismi olduğu halde, bazı isimlere takılıp onları tekrarlamaktan kaynaklandığını ve her an yeniden yaratışı müşahede etmenin, doğal bir rahatlamaya neden olduğunu tasavvur edebiliriz.’’ (Dr.Mustafa Merter, Dokuz Yüz Katlı İnsan, Kaknüs Yayınları, İstanbul 2009, s.237)

İnsan-insan ilişkisi bu kabz ve bast (sıkıntı ve rahatlama) halleri ile yakından ilişkilidir. Hal, bulaşıcıdır. Nefs psikolojisi terminolojisinde psikohijyen olarak tabir edilen durum, kişilerin kendi dinamiklerinin ve yansıtmalarının farkına varmaları, sürekli bir arınma çabası içinde olmalarıdır.

Kişisel psikohijyenine dikkat edenlerin kurduğu ilişkiler kalbîdir.  KalbÎ ilişki; yansıtmalardan arınmış karşımızdakinin potansiyelinin farkında olduğumuz, olumsuz yönlerinin görülse dahi dillendirilmediği, sevginin hakikatine erişilmiş olan ilişkidir. Kalbî ilişki iyileştirir, geliştirir, büyütür. Hem kişinin hem de muhatabının enerjisinin israf edilmesinin önüne geçer.

İnsan-insan ilişkisindeki iyileşmenin büyük katkı sağladığı türlerden biri eşler arası ilişki, diğeri de ebeveyn-çocuk ilişkisidir.

2.2. İNSAN-EŞYA/DÜNYA İLİŞKİSİ

İhtiyaç derin bir tefekkür ile ona yaklaştığımızda önümüzde bambaşka kapılar açan bir kavram. Bütün bu tekâmül yolculuğunu başlatan bir etken aynı zamanda. Kişinin anlamaya ihtiyaç duyması..

İnsan-Eşya/Dünya ilişkilerinin düzeyini belirleyen de yine ihtiyaçlar. Abraham Maslow’un Batılı bakış açısıyla ele alarak şematize ettiği ihtiyaçlar hiyerarşisinde de insanların temel ihtiyaçları koşullara göre biçimlendirilmiş ve medeniyetimizde ‘kendisi ihtiyaç içerisindeyken kardeşini önceleme’ ihtiyacını, kendini gerçekleştirme olarak tanımlayarak en tepeye yerleştirmiştir. Oysa bizim kültürümüzde bu diğergamlık gibi üstün etik davranışlar için öncelik sıralaması yapmak bir koşula bağlanmamıştır.

‘’Verdiğin senindir’’ şuuruyla var olmuş bir kültürün varisleri olarak ihtiyaçlarımızı tanımlarken maddi ve manevi ihtiyaçları birbirinden ayırmamız mümkün müdür?

Nefs Psikolojisi’nin felsefi bir bakışı olarak bizlere sunduğu imkanlardan biri günümüz dünyasında sınır çizmenin son derece güç olduğu madde-mana boyutuna alternatif bir bakış açısı geliştirmemize sağlamasıdır.

Maslow’un temel ihtiyaçlar diye tanımladığı fizyolojik ihtiyaçların bir varoluş biçimi haline geldiği günümüzde, maddi ve manevi ihtiyaçların dengelenmesi için sunacağımız çözümlerin bağlamından koparılmamış ve gerçekçi olması gerekmektedir. Ancak güncel koşullar doğru okunarak daha iyi ve insanî koşullar oluşabilir.

Tam da bu nedenle insan-eşya/dünya ilişkisinde kalbîleşme hayatî önemdedir. Dünyanın topyekûn reddi İslam inancında yer bulmamıştır.

Koskoca bir endüstri tarafından, tüketim toplumu olarak tanımlanan topluma, ihtiyaç olmayan ihtiyaçlar üreterek ve bunlara sahip olarak yeni bir varoluş imkânı sunulmakta, insanların eşyayla ve dünyayla kurdukları ilişki deforme edilmektedir.

Bu zehirli tesir, alt bilinç dışı aktivasyonunu arttırarak yeterince içgörü geliştirememiş bireyler üzerinde yüksek tahribata neden olmaktadır.

Bu sorunu üreten; sahip olmak değil, sahip olmaya yüklenen anlamdır.

Dünyayla sınanmak kulluk bilincinin gelişimi için gereklidir. Yani bize düşen varlıkta ve yoklukta da muhatap olduğumuz maddi ve manevi zenginliğin kalbimizde tuttuğu yerin bilincinde olmaktır.

Diğer kurtuluş reçetesi; infak ve îsar kültürünü diriltmek, ben yerine biz diyebilmektir. İhtiyaç halindeyken bir diğerini tercih edebilmek, manevi tekâmül için tetikleyicidir.

‘’Bu maddi dünyaya hapsolmak, sevgi, merhamet, muhabbet, güven, hassasiyet, letafet gibi ince duygularımızı körleştirdiği için postmodern insan kendini derin bir boşlukta hisseder, ölesiye sıkılır ve kendine yabancılaşır. Funk’a göre bunun nedeni, insanın, kendini keşfetmeden, dünya üzerinde hâkimiyet kurmak istemesi, derununda taşıdığı yüksek kabiliyetleri, kendi yarattığı durumlar üzerine yansıtarak aramasıdır.’’ (Merter, Nefs Psikolojisi, s.516)

Yani kendi dinamiklerinin farkında olmadan yeni bir varoluş sahasıyla temas eden insan, hislerinin esiri olabilir. Bu saha akıllı telefon üzerinden hayata girdiğinde yaşananların bir kısmı sanal olduğundan gerçeklik algısı değişime uğrar, yansıtma ve yanılsamalar derinleşir.

Gerçek hayatta kendini var etmekte güçlük çeken insanlar, sanal dünyada yoğun bir etkinlikle gerçek ilişki kurdukları yanılgısına kapılabilirler. Ama gerçek ilişki, kalbî ilişkidir ve yansıtmaların farkına varıldığı birebir temas içerir.

İnsan-dünya/eşya ilişkisinde kalbîleşme sanal dünyayla temas üzerinde bir farkındalık ve denetim meydana getirir. Bu cihazların hayattan çıkarılması çözüm değildir fakat bu uygulamaların insanların iç âlemlerinde hangi boşluğu doldurduğunu farkına varılması ve Funk’un ifade ettiği gibi kişinin derununda yaşadığı gerçek potansiyelin farkına vardıktan sonra, yansıtmalardan arınarak etkinlik göstermesi kurtarıcı bir rol üstlenir.

Bağımlılık, üzerinde denetimimiz olmayan her şey için geliştirebileceğimiz bir patolojik ilişki durumudur.

2.3. İNSAN-KENDİ İLİŞKİSİ

‘’Burada, kitabın ana teması olan insanın hakikatine dikkat çekmek isterim. Bize kimi zaman biraz soyut entelektüel spekülasyonlar gibi gelen bu anlatımların, tek bir nihai amacı var, kim olduğunu unutan insana yeniden ‘kim’ olduğunu hatırlatmak. (…)  Doğru ile yanlış, iyiyle kötü, hayalle gerçek arasında değerlendirme yapabilme potansiyeli hepimizde mevcuttur. Bizler, ilahi oyunun henüz sahneye konmamış haline de tanıklık ettiğimizden, aslında bilmeden bir hazinenin üzerinde oturmaktayız. Mutlak, görünür nedensellik (yatay nedensellik) ötesi bir görüşe (dikey nedensellik) ve bu sayede sadece izleme değil, ‘hüküm’ verme yetkisine de sahibiz.’’ (Merter, Nefs Psikolojisi, s.151)

Kulluk bilinci, insanın kim olduğunu bilmesinin ve ona emanet edilen nefsini, neslini ve dünyayı imar ve inşa etmesini zorunlu kılmaktadır.

Merter, kişinin aslî değerlerini yaşaması bir lüks değil, varoluşsal bir zorunluluktur der ve bu sürecin ilâhî olanla bağ kurmadan yaşanmasının birtakım riskler taşıdığı konusunda bizi uyarır.

2.4. İNSAN-AŞKINLIK İLİŞKİSİ

İlk insan yaratıldığından bu yana insan olma yolculuğu Allah ile ilişki ekseninde şekillenmiştir. Kimi kültürler kendilerince bir tanrı tanımlamış, kimi kültür ve farklı felsefeler de bir aşkın gücün varlığını inkar etmiştir.

Modern psikoloji bilimi insanı incelerken inancı kültürel bir etken olarak ele almayı tercih ediyor. Nefs Psikolojisi ise inancın kişinin psikolojik durumunda temel bir belirleyici olduğunu söylüyor.

Nefs Psikolojisi, alt bilinçdışı dinamiklerinin farkına varılmasının ve insanın nefsini bilmesinin nihai amacının nefs katlarında yükselerek Rabbi ile yakınlaşması olacağını müjdeliyor. Kişinin manevi halleri yaşayarak iyileşme ve tekâmül göstermesini mümkün kılacağını söylüyor.

Bu bağlamda Allah ile ilişki kalbîleşme yolculuğuyla derinleşiyor. Kalbî ilişki geliştirilmediğindeyse Allah ile ilişki de alt bilinç dışı dinamiklerden etkilenebiliyor.

‘’Hak, bilinsin diye kendini âleme izhar eder (gösterir) fakat bu tecelli o ‘şey’in ezelde belirlenmiş istidadına (yeteneğine) göre olur. Eğer bu tecelli kendisine bilinç bahşedilmiş (ve tüm isimlerin taşıyıcısı olan) insanda olursa, insan bu tecelliyi sezgisel bir zevk bilgisi ile hisseder ve görür. Ama bu, kişisel yeteneğinin gereği olan özel bir suretteki Hak’tır. Dolayısıyla bu görüş, kendi nefsinde oluştuğu için, Hakk’a yansıyan kendi öz suretinden başka bir şey değildir. O Hakk’ın zatına asla göremez. Aklı ona sırf burada ilahi aynı olmasından ötürü kendi zatî suretinin görünmekte olduğunu, fakat bütün bu bilincine rağmen aynanın kendini göremeyeceğini söyler, o yalnızca kendi nefsini görmektedir.’’ (Merter, Dokuz Yüz Katlı İnsan, s.224)

Ayna metaforu ilişki içerisinde olmayı ve yaşanan halleri anlatmak,  yaşadığımız dünyanın aynı zamanda bizim de içimizde oluşu hakikatini kavramak için çok güçlü bir metafor.

Aynasını arayan insan karşısındaki her şey ona kendisini berrak bir şekilde göstersin ister. Ama her zaman görülemeyebilir ve bu sebeple yaşanılan zor haller de hem karşımızdakilerle hem de bizimle ilgilidir.

Aynı şekilde, kendimizi gördüğümüz ilişkilerimiz bize canımızı yansıttığı için tarifi imkansız güzel haller yaşatır.

Deneyimlenen öyle haller vardır ki; lisana sığmaz, vardır ama kanıtlanamaz. Allah-insan ilişkisi de ehlinin malumu olan, bizlerin ise sadece varlığından haberdar olabileceğimiz bir derinliğe sahiptir. Allahu Teâlâ’yı hakkıyla bilmek; insanın, insanlardan, dünyadan ve kendinden geçen yolculuğunun nihayetidir belki de..

  1. CAN POTANSİYELİ

‘’Bütün ciddi maneviyat geleneklerinde insanın iki kutbu olduğu anlatılır.’’ diyen Merter bu kutuplardan biri olan aşkın yönümüze benötesi psikolojisinde ‘’gerçek benlik’’ dendiğini ifade ediyor ve bunun tasavvuf geleneğimizdeki ‘can’ kavramına karşılık geldiğini belirtiyor.

‘’Tasavvufta en üst katların sakine ‘can’, benden içeri olan ‘ben’, bazen de ‘özbenlik’ denir. Kuran-ı Kerim’de bu tabir ‘ruh’ diye geçer. ‘Can’ sürekli değişim halinde olduğu ve hep bir üst kata tekâmül ettiği için ne duyularla kavranabilir, ne rasyonel akılla anlatılabilir. Toplumsal açıdan bakıldığında can insan-ı kâmildir. Esasen her insan içinde insan-ı kâmil potansiyeli taşır.’’ (Merter, Dokuz Yüz Katlı İnsan, s.219)

Can…

Cenabı Hakk’ın biz kullarına üflediği, ne kadar kire bulanırsak bulanalım asla kir tutmayacak, bizi en derin karanlıklardan en hafif aydınlıklara ulaştıracak özümüz.

Modern dönemin biz manaya aç insanlarına sunulmuş yaşam ırmağı, hayatın merkezi, anlamı.

  1. MÜREBBÎ KAVRAMI

Rabb’ül Has dediğimiz kişiye özel Rab, terbiye edici olarak açıklayabileceğimiz mürebbî kavramı, Nefs Psikolojisi terapisinde süreci yönetir. Kişinin niyet etmesi ve kendini tanımak üzere yoğunlaşmış dikkatini içe çevirmesi öz terbiye sistemi dediğimiz ilahi bir koruma sistemini devreye sokarak varoluş ekolojisinin temiz tutulmasına bağlı şekilde kişinin üst katlara çıkışını mümkün kılar.

Veciz bir ifadeyle, Nefs Psikolojisine göre mürebbî; sezgisel benliğin harekete geçip kişiye yol göstermesi, kişinin kendisi için iyi ve kötü olanı ayırıp gelişimine vesile olacak kişilere/olaylara yönelmesini sağlayan ilâhî koruma sisteminin içimizdeki tecellisidir.

Kendi kitabını okuma yolculuğunun en zor aşamalarından olan iç aile ve celâl-cemâl dengesinin oluşumu, gündüz toplumları ve ebeveynleri için büyük önem taşıyor. Mustafa Merter Nefs Psikolojisi kitabında bu kısımları detaylıca anlatmıştır.

5.HALLER

Nefs-i emmârede yaşanan haller, modern psikolojide bilinen hallerdir. Bunlar sevgi, nefret, öfke, ümit, korku, suçluluk, değersizlik, çaresizlik, şehvet gibi haller/duygulardır.

Duyguların/hallerin mekânı kalptir, kalp alıcı bir çanak anten gibidir. Bu alıcının temiz tutulması için çaba göstermeye psikohijyen -nefs tezkiyesi- denmektedir. Hal, yaşayan insana hastır; derinleştikçe mühürlenir, gizlenir.

Tarifi imkânsız hisleri haller olarak tanımlaya çalışıyoruz ve rüyaların insanda hal değiştirdiğini biliyoruz.

Nefs Psikolojisi kitabında nefs-i levvâmeden itibaren yaşanmaya başlayan haller yazar: Tevekkül, sika, sekîne, merhamet, tövbe, nedamet.. Mustafa Merter’in kitabında bu hallerden geniş bir bahis vardır.

*Bu metin Kendine Doğmak kitabının ikinci bölümünden alınmıştır.

Kimse sana sende olandan fazlasını veremez.