Rüyalarımızı Okumak (Canlı Yayın Notları-4)

Berin Tuncel: Sürpriz bir misafirim var: Sevgili S. Napacağız bugün?

S: Rüyadan konuşacağız. Çok merak edilen konu. Sana sürekli sorulan konu.

B:Geçenlerde de konuştuk ya, hızlıca sonuç almak, hızlıca bilgiye ulaşmak.

S: Evet,günümüzde hızlı bir hayat var, hızlı bir hayatın belki de sonuçları. Ama hep deniyor ya, beyin hızlı gidiyor kalbi de hızlı sonuçlandırmaya itiyor.

B: Benim genel bir çerçeve var bahsetmek istediğim size. Onun dışında genelde sorulan soruları misafirimizden alıp soru cevap formatında gidelim diye düşünüyorum.

B: Rüyalarla ilgili çok sık sorulan sorulardan başlayalım. Herkes rüya görür mü? Rüyalarımı hatırlamıyorum, neden? Her zaman rüyaların bir anlamı var mıdır? Rüya göremiyorsam sizinle bir yolculuğa başladığımda rüyalar nasıl gelecek? Gibi sorular sık sık soruluyor. Rüyaları anlayabilmek için kişinin böyle bir deneyimden geçmesi gerekiyor çünkü deneyimsel bir şeyden bahsediyoruz. Yani teorik olarak ne kadar bahsedersek bahsedelim, kişi kendisi yaşamadığı sürece bir rüyanın kişi üzerinde ne kadar güçlü bir etkisi olabileceğini ya da kendi ile ilgili ne kadar derinden bir mesaj taşıdığını çoğu zaman görmüyor ya da kabul etmiyor. Çünkü biz, öncelikle şunu belirtmek gerekiyor; günlük hayatımızda bir bilinç evreninde yaşıyoruz. Günlük alışılmış bilinç durumu diyoruz biz buna. Günlük alışılmış bilinç durumu içerisinde rüyalar dünyasında gördüğümüzden farklı şeyler görüyoruz. Rüya dünyasında gördüğümüz şey, rüya aleminde rüyalara daldığımızda gördüğümüz şey farklı bir gerçeklik boyutu, bilincin farklı bir katmanı. Alt ve üst bilinçdışı olarak bunu biz tanımlıyoruz. Genel olarak batılı yaklaşımlar alt bilinçten bahsederken, biz tasavvufun penceresinden konuya yaklaşarak üst bilinç dışının da etkisinden bahsediyoruz. Peki üst bilinç dışı deyince ne geliyor senin aklına?

S: Üst bilinç dışından önce, genelde rüya konusunda şöyle bir endişe oluyor: Sanki bilimselliğin tamamen dışında,  psikiyatri biliminin psikoloji biliminin dışında bir şey gibi. O yüzden de sana şu soru çok fazla geliyor, her gördüğümüz rüya bir anlam taşır mı? Çünkü genelde rüya ile ilgili bilinen, günlük hayatımızın yansımaları, yaşadığımız olayların yansıması gibi ama bilinçdışı dediğimz olay aslında bizim, kelime anlamıyla da, bilincimizin dışında olan şey, yani üstünü örttüğümüz, üstünü kapattığımız, bilerek ya da bilmeyerek, farkında olduğumuz ya da olmadığımız, derinlerdeki bilmediğimiz yanlarımız. Hani o aşağıdan çıkan şeyler, ve asıl bizim kişiliğimizden notalar orda gizli. Ama genelde batı psiklojisi bundan biraz daha uzak çalışıyor değil mi?

B: Ana akım psikoloji diyebiliriz aslında. Genel olarak dünyada insana yaklaşım çok nesnel olduğu için, yani kanıtlanabilir olmayan şeyleri bilimsel saymayan bir paradigma hakim olduğu için, rüyanın kanıtlanabilirliği ile ilgili tabiki çalışmalar olmakla beraber, spekülatif bulunan bir alan. Çok da doğal böyle bulunuyor olması ama bunları ayrı bir tartışma konusu yapabilirz. Genel olarak beni dinleyen İnsanların merak ettikleri aslında demin de söylediğin o alt notalar. Mustafa hocamın, Mustafa Merter, her zaman bahsederim ve tavsiye derim, Dokuz Yüz Katlı İnsan kitabının yazarı, ondan çok şey öğrendim. Mustafa Hocam şöyle tanımlıyor: Bizim hepimizin birer enstrüman olduğunu ve bu enstrümanın bazı notaları olduğunu, yani kişiliklerimizin parçalarının kalın ve ince bazı sesler çıkarmak gibi olduğunu ve bu analiz sürecinde kişinin daha ahenkli sesler çıkarır hale gelebilmesi, yani çıkardığı sesleri fark edebilmesi olduğunu söyler.

S: Ahenkli sesin çıkması biraz da ara notalarda gizlidir, müzikte de böyledir. O ara nağmelere ara notalara basmazsan sadece o pes ve tizle bu iş çok gitmiyor. Belki işte bilinçdışı o ara nağmeleri fark etmek.

B: Evet, o demin konuştuğumuz günlük alışılmış bilinç alanı belirgin seslerin, ana akım seslerin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Bunu somutlaştırabiliriz mesela, şimdi seninle sohbet ediyoruz, ben Berin parçamla seninle sohbet ediyorum, iki arkadaş olarak burda konuşuyoruz. Ama farklı bir ortamda, mesela çocuklarımızın kavga ettiği bir ortamda seninle biz aynı kişi olarak konuşabilecek miyiz? O zaman farklı notalar, farklı sesler çıkacak bizden.

S: Farklı dinamikler.

B: Çocuklarımız kavga ettiğinde ya da benim çocuğum senin çocuğuna zarar verdiğinde nasıl bir senle karşılaşacağım? Başka bir S. ile karşılaşacğım. Peki bütün bunların rüyalarla alakası ne? Alakası şu: Örneğin Sen, kendini anlamaya çalışan, rüyalar aracılığıyla, rüyaların ona verdiği mesajı görmeye çalışan bir insan. Ve gün içerisinde okulda bir olay yaşadı, bir tartışma yaşadı çocuğu ve çok öfkelendi. O gece rüyasında ne görüyor? Ne gelir mesela böyle bir süreçte? Rüya repertuvarımıza dönüp bakalım.

S: Beki şöyle bir şey gelebilir. Çocuğun annenin içinde yer ettiği yönüyle bir hali gelebilir. Ya da şöyle bir mesaj da gelebiliyor: Aslında çocuğun bundan kişinin kendi kadar etkilenmediğine dair bir senaryo da gelebiliyor. Yani annenin o olayı yorumlamasıyla çocuğun yaşaması arasındaki farkı.

B: Aynı şey olmayabiliyor. Yani anne aslında çocuğu üzerinden kendi çocukluğu ile ilgili bir çatışmayı görmüş olabiliyor örneğin. Ordaki ilişki dinamiğine bağlı olarak rüyalarda biz kırılgan bir parçamızla karşılaşabiliriz, çok öfkeli bir parçamızla karşılaşabiliriz. Tetiklenmiş oluyoruz ve rüya dünyası da bize alt ya da üst bilinç dışında bu olayla ilgili, bizim verdiğimiz bu tepkinin, hangi notamıza değdiğini bu olayın, bize gösteriyor. Kişinin kendi rüyalarıyla kurduğu bağ, kendi iç dünyasıyla kurduğu bağ güçlendikçe günlük hayatla, günlük alışılmış bilinç düzlemiyle bilinç dışı düzlemi arasındaki mesafe azalıyor. Entegre olmaya başlıyor ve kişi dış dünyayla aslında daha sağlıklı, daha uyumlu bir varoluşa doğru gidiyor.

S: Az önce de dedin ya, süreç insanı acaba bir yönlendirme var gibi bir sürece girdiğinde bence o bilinç dışı ve bilinç altı arasındaki farkı da az çok anlayabiliyor. Yani biz şimdi senle oturuyoruz kahve içiyoruz buna benzer bir rüya görmekle gerçekten bir senaryonun olduğu rüya görmek arasındaki farkı da heralde ufak ufak anlamaya başlıyor mu insan?

B: Genelde; ben rüya görmüyorum, rüya bana bir şey söylemiyor vs.lerden sonraki evrede ufak tefek işaretleri okumaya başladığında, ipuçlarını takip etmeye başladığında insanlara daha bütüncül, bizi bilinçdışımızın derinlerine doğru götüren rüyalar gelmeye başlıyor. Bunun tabi ki terapi sürecinde çalışılıyor olunması, bir uzmanla çalışılıyor olması çok önemli yoksa farklı bir boyuta gidebilir. Dün de birisi sordu: Benim gördüğüm rüyalar çok ortaya çıkıyor, bir şey hissediyorum ve rüyamda görüyorum ve gerçekleşiyor gibi. Bunu soranlar hep çok oluyor. Şöyle düşünün, bilinçdışıyla , alt ya da üst bilinç dışıyla bizim bilincimiz arasında bazı bariyerler var, hücre zarı gibi ve bu zarlar, bilinç zarları, bilinç eşikleri bazı insanlarda daha geçirgen olabiliyor. Ve kollektif alemde bilinçdışımızda hepimiz birbirimize bağlıyız. Dolayısıyla bilinçdışında olabilecek olan bazı şeyleri hissetmemiz, geleceğe yönelik, geçmişten ya da bir insanla ilgili bir şeyleri sezebiliyor olmamız bizim sadece kanallarımızın daha açık olduğunu gösterir. Biz onu gördük diye olmaz, bir insan onun ölebileceğini gördüğü için ölmez. Bir insan ölecektir, ölüm saati bellidir, biz bununla ilgili bir şey hissederiz ya da bir dostumuz sıkışmıştır, mesaj atarız ve o da evet sana çok ihtiyacım vardı der. Bunlar sadece birbirimizle kurduğumuz bağ ve bağlantının niteliğini bize gösteriyor. Geçen gün de yazdım, bunun üzerinde çok durmamak lazım çünkü bu bizi tehlikeli bir boyuta sürükler. Neye sürükler? Geçenlerde gene bilmemne yöntemiyle ilgili bana sorular soruluyor. Bu tip yöntemlere sürükler. Kerametvari, olacakları önceden sezen, astrolojiye, parapsikolojiye kayarız orda. Bu da insana bir açıklık veya ferahlık, hayatıyla ilgili bir kalite getiren bir şey değil aslında.

S: İnsanların da en büyük endişesi o mu acaba? Rüya ile terapi, nefs ekolü veya rüyadan diyince, heralde bir de tasavvuf da deyince, tasavvuftaki rüya biraz daha uçmak üzerine ya, manevi olarak hallere girmek. Aslında insanın kişiliği çok önemli tekamülde ama genelde bizim gördüğümüz, insanlar bir rüya gördüğü zaman hep bir müjdeci rüya, işte ben olduğum için öyle bir rüya gördüm gibi. Ama ekol ve terapi düzlemindeki rüya bunlardan çok farklı.

B: Kapsamakla beraber biz haddimizi bilmeye çalışıyoruz. Şöyle, çok ruhsal derinlik barındıran, üst alemlerden gelen, ehl-i tasavvufu bağlayan semboller mutlaka geliyor ama bizim çalışma alanımız orası değil. Bizim çalışma alanımız sınırlı bir alan. Günlük hayatı bağlayan bir alan, nefsin çok üst katmanlarıyla ilgili bir yorum yapma hakkına sahip değiliz. Hal mühürlüdür der hocam, ne demek? Yani yaşanan o yüksek, tarifi imkansız haller kişiye mahsustur, kişiyle Rabbi arasındadır ve eşlik eden kişiyi aşar. O yüzden böyle gündemler geldiği zaman bize, bu bizi ilgilendirmiyor olabilir, hani çok uçtun kaçtın belki göklere yükseldin ama napabilirim, benim gidebileceğim yer buraya kadar, benim sınırlarımı aşıyor deyip kişinin orda durabilmesi çok önemli. Evet rüya vahiyden bir parçadır ve rüyada gördüğünüz her şey, çok minicik bir detay bile önemli. Örneğin bir danışanım bir rüyasında kırmızı bir oje siliyor tırnağından , yani çok önemli bir şey görmedim böyle tırnağımı siliyordum dedi. Neden acaba dedim. Sürece baktığımızda aslında çok anlamlıydı çünkü biz rüya sembolizminde ‘ben şunu anlıyorum’ ya da ‘bu şu anlama geliyor’ şeklinde bakmıyoruz.  Senin için ne ifade ediyor? Buna biz fenomenolojik yaklaşım diyoruz. Fenomenolojik yaklaşım da kişinin kendi muktesabatına göre değerlendirme yapıyoruz. Benim için bir ojenin ifade ettiği anlamla senin için ojenin ifade ettiği anlam aynı olmayabilir, olmuyor da zaten. Bu kişi için oje kadınlık, güzellik, bakım, ilgi  çekme gibi anlamlar taşıyordu ve hayatının o döneminde kendini beğenme, beğenilme gibi konularda bazı sorgulamalar yaşıyordu ve tırnağındaki ojeyi silerken gördü. Bunun üzerinden işte o duygulara eğildik. Dolayısıyla anlamsız sembol yoktur. Hiçbir şey anlamsız değil. Sadece rüyalar değil, günlük hayatımızda da hiçbir şey anlamsız değildir. Biz sadece o ince bakışlarla bakmaya biraz üşeniyoruz. Biraz da bunun getirdiği bedeller gözümüzü korkutuyor. Çünkü kaba saba ve hoyrat bir dünyada yaşıyoruz ve insanların durup düşünmeye vakti yok.

S: Yavaşlamaya hiç vakti yok.

B: Evet yavaşlamaya vakti yok, o  yüzden de genelde burda olmak istemiyor insanlar. Tekrarlayan rüyalar çok önemli, mutlaka o tekrar eden sahne ile ilgili, ordaki mesajla ilgili bizim çözmemiz ve görmemiz  gereken, anahtar kelime görmek, bir mesaj var. Görmekten kasıt ne?  Bilinçdışındaki içeriğin bilince çekilmesi. Çalışma yaptğımızda, zaman olarak, deneyim olarak, kişiden kişiye değişir.  Ben ona genelde üzerine yatmak derim. Bir üstüne yat bakalım bunun derim, bir şey gelir. Bazen günler bazen haftalar sürer, bazen birden bire ortaya çıkabilir. Bazen o rüya ile ilgili, o sembolle ilgili bir şey düşünmüşüzdür ve hiçbir şey çıkmaz, çıkmıyor gibi görünür, aradan zaman geçtikten sonra o bağlantılar kurulmaya başlar. O yüzden rüya zamanlaması da bilinçdışı zamanlaması da bizim günlük hayattaki zaman ve bilinç ilişkisinden çok daha farklı. Orda zaman daha yavaş işliyor,  daha ağır işliyor. Acelesi yok bilinçdışının. Kendine has bir dinamizmi ve akışı var. Orayı anlamak istiyorsak eğer başka bir dünya ile karşı karşıya olduğumuzu kabul etmemiz gerekiyor. Genelde fantastik filmlere ve fantastik edebiyata örnek veririm. Bilinçdışını anlamak istiyorsak o fantastik dünyayı anlamamız lazım. İşte Clark Kent ve Süpermen olabilmek aynı anda mümkündür. Aslında hepimiz gözlüklü ve masa başında sıkıcı işler yapan insanlar gibi görünürken birdenbire üstümüzü değiştirip meydanlara inip kahramanlık yapabiliyoruz.

S: Bir insan az önce dediğin o hem Clark Kent hem Süpermen olabilme noktasında çizgiyi aştığını nasıl hissedecek? Çünkü bazen tamamen o hayal alemine girip gerçek dünyanın dışına çıkabiliyor insan. Çünkü bu rollerimiz, sembollerimiz, arketiplerimiz dengeli olmak zorunda. Rüyayı nereye konumlandırmalıyız? Tamamen onunla iç içe olup öyle hayal aleminde yaşamayı da ne sen ne mürebbi istiyor, ne hayat istiyor.

B: Oraya gitmek çok kolay, uçmak kaçmak çünkü çok doyurucu. Bir kere kişi zaten derin bir dünya ile temasa geçtiği an çok yavan gelmeye başlıyor günlük hayat. ‘Bu insanlar’ falan olmaya başlıyor, oraya girmemek gerekiyor.

S: Evet çok tehlikeli, işte ben anlıyorum, ben görüyorum ya burda hiçkimse bir şey anlamıyor, ben uzaylı gibi kaldım bu dünyada.. Ama bizden beklenen kul olarak da insan olarak da rasyonel dünyada, bu değil, değil mi?

B: Evet bunu istemiyoruz, bizim amacımız bu ilişkinin sürekliliği. Bu dediğin aslında şey gibi, yıldırım aşkına tutunup, gözünde onu çok büyütüp kendini ona kaptırmakla, birbirini iyi tanıyan ve yaşam boyu birlikte olan insanların ilişkileri gibi. Böyle bir fark var. Birinde kendini çok kaptırırsın. Çok doyurucudur, baştan çıkarıcıdır, her şey muhteşemdir ama kısa sürelidir ve çok şey kaybedersin. Diğerinde ise daha yavaş, daha emin ama o içeriğin sürekli tazelendiği bir ilişki hali vardır. O aralarda frene basmak gerekiyor, kendine sık sık bana ne oluyor diye sormak gerekiyor. Ve yine işte kitapta da anlattığım gibi ve sosyal medyada da her zaman yazmaya çalıştığım gibi etrafındaki insanlara bakmak gerekiyor. Etrafındaki herkes sende bir gariplik görüyorsa, etrafındaki herkes senden kaçmaya başladıysa bununla nasıl baş edebileceğini düşünmen gerekiyor. Burda şunu ayırmak lazım; geçen gün de birisi yazmıştı yalnızlaşıyorum diye. Evet yalnızlaşmak olası bir şey ama bu yalnızlığın da bir evrimleşmesi gerekiyor. Evet bir dönem, aşkın o ilk evrelerinde yoğun bir şeyler hissetmekle beraber sonra yavaş yavaş duygunun biraz daha yatışması ve biz bunu ciddi bir ilişkiye dönüştürelim diyebiliyor olması gerekiyor kişinin. Aksi takdirde sürekli o hali yaşamak için bir tür bağımlılık geliştirecek. Günümüzdeki spiritüel akımların çoğu burdan besleniyor çünkü, ‘aaa uçuyorum’. Pseudomaneviyat diyor buna hoca. Sahte maneviyat. O doyumu yeniden ve yeniden yaşamak için bilmemne yöntemlerine, bilmemne kamplarına, bilmemne gurularına, inzivalara onlara bunlara… Yeter ki o hazzı yaşayın. Sonra ilişkiler çarpıklaşmaya başlıyor vesaire. Bu alanlara giren herkesin muhakkak bu konuda dikkatli olması gerekiyor diye düşünüyorum. Bu konuda kişisel gelişim tuzakları konulu bir radyo programında konuşmuştum, dinleyebilirsiniz.

S: Zaten hani sen söylemiştin, hep konuşulan da bir şey, dinleyen takip edenlerin de daha önce belki okuduğu dinlediği bir şey ama şu bile var. Madem aklen tatmin olmuyor insanlar, bir yerimiz kesildiği zaman, bir tedavi sürecine başladığımız zaman yaratılan organizma bozulduktan sonra onu tamir etmeye bir süreç gerekiyor. Yani siz fani ellerinizle dokunduğunuz anda 10dk sonra kişinin ağrısı, yarası iyileşmiyor. Biz neden acaba ruhsal defektlerimizi bu kadar basite alıyoruz değil mi? Ben biraz rasyonel kafamı bırakamıyorum, somutlaştırcağım. Şimdi ruhu da somut bir şey gibi düşünürsek, ruhun fasyası kalp demiştik. Fasya, bütün kaslarımızı vücut içerisindeki saran yapıdır, dışardaki darbelerden korur. Görünüşte sanki böyle şeffaf ve çok korunaksız gibidir ama çok serttir ve koparması da zordur. Konuşmamızda kalbi nasıl tanımlarız, somutlaştırırız derken, kalp derken tabiki organ olarak değil sadece, o zaman ruhun fasyası demiştik. Ruhumuzu dış darbelere karşı koruyan ve kaplayan bir tabaka gibi gerçek kalp. Çok aceleciyiz ve millet olarak da zaten bizim bu genetiğimizde de var. Normal, somatik hastalılarda da biz hemen iyileşme istiyoruz. O yüzden serumu çok sever insanımız. İçinde çok da bir şey yok aslında ama o iğne batırılacak ve şöyle gözünü açacak. Aynı şeyi ruhsal defektlerde de istiyor. O yüzden de o güne kadar ruhuyla alakalı hiç çalışmamış, mesai geçirmemiş bir insana o spiritüel bazı akımlardan  birisi şöyle dokunup bir şey yapınca sarsılıyor, diyor ki bu harika ya, aydınlandım falan. Ama Berin’in de hep bahsettiği, çırpındığı şey şu: Bu bilinç dışı dediğimiz,

B: Şakası yoktur.

S: Şakası yoktur, aşağılara inmek de 3dklık-5dklık bir olay değil, bedel ve zaman isteyen bir şeydir. Şunun gibi; bazen biz de tedavi ederken acıtırız. Ağrıyı önemseriz hatta ağrıyı duyun, dinlendirin deriz ama tedavi ederken de canı yanabilir kişinin. Ona katlanacaktır çünkü sonuçta ağrısızlık vadediyorsunz ya da şunu vadediyorsunuz; önceki ağrıdan daha az bir ağrınız olacak.

B: Daha rahat bir hayat, evet biz de ayı şeyi vadediyoruz.

S: Ama işte zaman yani. Bu çok kıymetli bir şey arada geçen. Rüya da farklı bir zaman boyutu, farklı bir alem. Bir kerede iki kerede değil. Çünkü bağlantı sağladığınız yer mürebbî.

B: Çok değerli bir bağlantı kuruluyor. Kişinin kendine duyduğu saygı, inandığı güce duyduğu saygı.. Ben Allah diyorum, biz Allah diyoruz ama Allah demeyebilirsin. Allah’a inanmak zorunda değilsin, Müslüman olmak zorunda değilsin. Bu süreçle, bu yöntemle hemhal olabilmen için insan olman yeterli ve insana dair olan evrensel kurallara uyduğun zaman aslında İslam’a uygun bir davranış içinde de olursun çünkü kutsal olan insan aslında. Hz.İnsan’a layık olabilen her şey İslam’a da layık. Aslında bu tip yöntemler günümüzde çok popüler olan ve  inançlı kesimler tarafından uygulanan yöntemler, bir tür kişinin kendine ve Rabbine duyduğu saygısızlığın da ortaya konması diye düşünüyorum. Çünkü bir insanın kendini iyileştirmesinin, dönüştürmesinin, sağaltmasının bu kadar kolay olduğuna yönelik bir delil hiçbir yerde yok. Var aslında, yok demeyelim, mesela Hz. Musa (as)’ın yarıştığı kıssada var. Bu bir büyücülük çünkü. İnsanları etkilemek istediğiniz zaman bu çok zor değildir çünkü illüzyonun şartları var, onların gözlerini kamaştırabilirsiniz, onlara kurtuluş vadettiğiniz zaman ve kolaylıkla yapabileceğiniz şeyler söylediğiniz zaman onlar sizi takip ederler. Burda hem insanlar sorumlu hem de bununla yola çıkan büyücüler sorumlu. Niyet beslemekten başka bir güvencesi yok kişinin.

S: Kamil olmak isteyen insanlar için şunu istemek de biraz abes değil mi? Bakıyoruz tarihte sadece dini olarak değil, peygamberlerin hayatları zaten başlı başına bir örnek, bilim insanlarının hayatlarına bakalım, kitap yazmış insanların hayatlarına bakalım. Öyle lay lay lom geçirmiş bir tarihi insan görmüyoruz. Bir şeyleri keşfetmiş insanların hayatlarına baktığımız zaman bir çoğu öldürülmüş, bir çoğu toplumdan dışlanmış, uzaklaştırılmış. Çünkü orda bir çile var. Biz hep çile çekmeden bir şeye ulaşmak istiyoruz. Saygı dedin. Ben bunun ilk başta insanın kendine saygısı olduğunu düşünüyorum. Çünkü ben biriciğim, Allah’ın yaratmaya layık olarak gördüğü bir insanım. Bu benlik değil, Allah layık görmüş ve insan olarak yaratmış. E ben bu insan olma yolunda hemen bir şey olmak istiyorum.

B: Hemen çocukken yaşadığın travmalardan kurtulmak istiyorum. Hemen kocamın bana davranmasını istediğim gibi davranan birine dönüşmesini istiyorum. Hemen kilo vermek istiyorum, hemen takipçi sayım artsın istiyorum. Hemen beni herkes beğensin istiyorum. Hemen güzel yemek yapmak istiyorum. Hemen işimde ünlü olmak istiyorum. Hemen psikolojik ve manevi olarak bir sıkıntı yaşamayayım istiyorum, istiyorum yani..

S: Peki rüyalarda da mürebbî bize bununla ilgili mesaj verir mi? Yani yavaşlamamız, yani kendimize dönmek için..

B: Aslında rüya büsbütün bir davet mütemadiyen ve gene bizi ayırmıyor; inanan inanmayan ayırmıyor, Allah’a yakın uzak ayırmıyor. Her insanın kendine dönmesi için bir çağrı rüya. Sana seni hatırlatıyor. Ben burdayım diyor ve çoğu kere kendimizden uzaklaştığımız oranda rüyalarımızdan da uzaklaşıyoruz. Kaos başlıyor, rüyada daha sıkıntılı semboller de gelmeye başlıyor.

S: Tekrarlayan kabuslar da..

B: Tekrarlayan kabuslar. Bütün bunlarda bir şey var, içeri dön, eve dön. Eve dön ve evi bir bakımdan geçir. Bodruma bir bak. Belki daha önce temizledin ama yeniden kirlendi. Su bastı belki.

S: Ev önemli mi Berin?

B: Ev çok önemlidir. Ev, mekan olunan yer demek, bu beni çok etkilemişti. Bir arkadaş bahsetmişti, kûn kökünden geliyor. Kûn feyekûn (Yasin, 82). Ol dedi ve oldu. Mekan olunan yer demek. Olduğun yer hatta nev mekan, nev insan projesi burdan ilham alınmıştı benim için. Olduğun yer senin evindir. O yüzden her oluş, her oluş yolculuğu bir mekana ihtiyaç duyar.

S: Rüyada gördüğümüz biraz belki insanların beklentisine yönelik, evler, odalar, kapılar, merdivenler, bahçeler, bizim iç hanemiz midir acaba?

B: İç hanemizdir. Varoluşsal duraklarımızdır. Mesela çocukluğumuzun geçtiği ev.

S: Çok görür insanlar değil mi? Eski okulunu, eski evini..

B: Mesela çocukluğumuzun geçtiği ev kişiliğimizin çok önemli temel bir parçasıdır aslında, bir yapı taşıdır. Evlerle gelir mesajlar, arabalarla gelir, şehirlerle gelir, coğrafyalarla gelir. Geniş ev kendi varoluşsal genişlememizle ilgili bize bir şeyler söylüyor olabilir. Bazen haberci rüyalar da evlerle gösterilir. Evde bir kalabalık olması vesaire.  Bunlar halk arasında çok konuşulan şeyler, tabi ki böyle bir yönü de olabilir ama çoğu kere gönül evine aldığın insanları görürsün mesela. Gönlün neyle meşgulse evin de onla meşguldür. Evindeki temizlik, mesela tuvalet rüyaları, çok sık görürüz. Ben çok severim. Yani biri bana tuvalet rüyası getirdi mi bayılırım, harika çok iyi gidiyoruz derim. Çünkü eğer bir necaset varsa, kişi kendi necasetini görmeye başladıysa bu çok güzel bir gelişim aşamasındayız demektir. Demek ki cerahate dokunduk ve bir şeyler çıkmaya başladı. İşte tuvaleti görür, kendi tuvalettedir, tuvaletlerin duvarları yoktur, çocukluğunu geçirdiği tuvaleti görür. Geçenlerde bir danışanım çocukluğunun geçtiği bölgede farklı bir bitkinin büyüdüğünü görmüştü. Normalde o coğrafyada o bitki büyümez. Böyle müjdeler de gelir. Yani kişi dönüştüğü zaman kendi içinde bazı şeyleri aştığı zaman, burdan bu çıkmaz dersin ama rüyalarda çıkar. Rüyalarda çıkması ne demek? Bizim  günlük hayatta kendimizde aştığımız engeller, kendimizi aşabildiğimiz, yükselebildiğimiz oranda bunlar olası hale gelir. Her an yeniden yaratılışı biz rüya gerçekliğinde her zaman deneyimliyoruz. Bu çok büyük bir şans benim için gerçekten. Çok seviyorum çünkü o dinamizmle , o el-Hayy ismiyle Cenab-ı Hakk’ın, mütemadiyen temas halindesin. Nihal hanım sordu. Âyan-ı sabiteler dedi. Jung’un arketipler ismini verdiği sembolleri biz âyan-ı sabiteler olarak anlamaya çabalıyoruz. İlahi yaratılışın kodları Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin yansıması, benim hocamın aktardığı şey, Allah insana insandan yansır, ilişkiden yansır, rüyalardan, sembollerden yansır. O anlamda kişinin gördüğü bir bilge mesela, kendi iç dünyasındaki cemal isimlerinin bir tecellisi olabilir. Bir anne sembolü, rahim isminin tecellisi olarak gelebilir. Yani kişi derinleştikçe ve kendiyle kurduğu bağ güçlendikçe Rabbini tanıma ve anlama noktasında da çok yol alır.

S: Sen hep güzel tarafları söyledin. Mesela hiç unutmuyorum, belki 2 seneyi geçti, bir sohbetimizde sen hiç kötülük yapmadın mı demiştin. Hiç unutmuyorum, çoğu insana da bunu anlatıyorum. Ben hiç kötülük yapmadım demiştim, emin misin dedin ama böyle..

B: Kötülük ve sen dünyanın iki ayrı kutbuydunuz bir zamanlar.

S: Ben yaparım mesela dedin tamam mı? Allah Allah, kötülük.. Mesela ben bunu şundan dolayı anlatıyorum. Bazı böyle üstünü örttüğümüz şeyler var, ben şunu yapmam, yapmadığımıza da gerçekten kendimizi inandırmışız, öyle yaşıyoruz, sonra rüyalarda bazı insanlar görüyoruz. Eşimizi, çocuğumuzu, annemizi, babamızı ve bazı olaylar yaşıyoruz. Birazcık ehil insanlarla bunları konuştuğumuz zaman şu çıkıyor: Eşimize, çocuğumuza bir sözümüz onun kalbini kırabiliyorsa, ki bu muhtemel, hayatın içinden bir şey, bu kötülüktür. Yani bunun karşı tarafın canını acıtabileceğini bile bile yapıyorsa bu kötülüktür. Herhangi bir yaratılmışa verebileceğim zararı, zarar olduğunu bildiğimiz halde , bize göre kötü değil ama zarar veriyor karşı tarafa, yapabiliyorsak bu da bir kötülüktür. Bunu şundan dolayı söylüyorum: Bazen hiç yapmadığımızı düşündüğümüz şeyler var o bilinçdışında saklı. Üstünü sarmışız sarmalamışız ve bizde yok diyoruz, ama var. Üstünü kaç  katla örtersen ört var, orda. Olmak da zorunda. Gerçekten rüyaların böyle birçok önemli, kıymetli ve dehşetli bir yanı var.

B: O katil sensin mesela. ‘Daha neler! O da mı benim şimdi?’ Evet gördüğün her şey sensin, bazen çok güzel acımasız ve de çirkin olabiliyoruz. Bütün mesele aslında bunları kabul etmekte, kendini tanıyabilmekte.

S: Ve sevebilmekte heralde değil mi? Her şeyiyle sevmek.

B: İşte kabul etmekle başlıyor aslında sevmek. Birini sevmek için kendin de dahil olmak üzere, onun istediğin formda olması gerekmiyor. Çürümemiş, kokmamış, seni acıtmayan, seni incitmeyen, hormonlu, plastik bir şey insan olmuyor zaten. O yüzden de yoğun çatışmalar, can acıtıcı şeyler pek çok gerçek ilişkide gördüğümüz şeyler. Aslında bu kitabın da ana teması, yani kitap, Kendine Doğmak şunu söylüyor: kendini kabul ettiğin kadar iyi bir annesin. Kendini kabul ettiğin kadar iyi bir profesörsün. Kendini kabul ettiğin oranda sevgin, merhametin gerçek. Eğer kendini yeterince tanımazsan, zaaflarını çocuklarında görme ihtimalin çok yüksek çünkü zaten çocukların senden bir parçan. Ve yeterince başarılı bulmuyorsan kendini, başarılı olması için çocuğunun hayatını gasp etme ihtimalin çok yüksek. Kendini güzel bulmuyorsan kızını istediğin gibi güzel görünmesi için daha çok küçüklükten itibaren süslemek, belki koşmasını bile engellemek yapacağın, başvuracağın bir şey. Senin yüzleştiğin oran kadar evinde hayat vardır. O yüzden kitapta sadece bir yerde kariyer ve kadın cümlesi yan yana geçiyor çünkü meselenin bu olmadığını düşünüyorum. Mesele bence kadının zahiri olarak evde veya işte olması değil. Kadının kendi can evinde olması ya da olmaması. Kadın eğer kendi merkezinde değilse onun hayatında hiç kimse aslında merkezde olamıyor.

S: Kabul dedin, kendi tecrübelerimden bir şey geldi aklıma. Bazen hastayla tanışıyoruz. Genç bir kadın, 37 yaşında ve 19 yıllık evli. Bana ilk söylediği şey şu: Her yerim ağrıyor. Boynum, sırtım, belim, bacaklarım, her yerim. Ondan sonra kendi kendime düşünüyorum, normal şartlarda 37 yaşındaki bir kadının bu kadar ağrısının olması, tamam mekanik, evet kas-iskelet sistemiyle alakalı ama, bundan bir şey çıkacak diyorum ve gerçekten öyküsünü dinlediğimde şuna rastlıyorum: 19 yıldır evli ve evladı olmamış. 6-7 kere tüp bebek denemelerinden geçmiş ve gerçekten kadın olarak  var olma sebebini anne olmak üzerinden kurduğu için de çok mutsuz. Sonra diyorum ki ben sizi kas -iskelet sisteminize dair şeylerde rahatlatabilirim. Ama bu duygusal risk faktörünü ortadan kaldırmadığınız müddetçe, kaldırmak demeyelim de beraber yaşamayı öğrenmek, kendini kabul etmek, hayatı kabul etmek, hayatın sana biçtiği kaderi kabul etmek, bu razı olalım hiçbir şey yapmayalım anlamında değil, orda bir kader söz konusu. Diyorum ki evet ağrılarınız şu kadar azalabilir ama bu risk faktörü ortadan kalkmadığı müddetçe tam bir iyilik hali çok zor. Ben çok görüyorum Berin: kendini kabul edemeyen, hayatı kabul edemeyen, kendiyle karşılaşmaya cesaret edemeyen ve yola girmeyen, korkan insanların fiziksel anlamda da, tabi her hastalığın sebebi budur diyemem çok iddialı olur, ama belli bir zaman sonra bu iç huzursuzluğun, kendi içinde mutsuzluğun, gönül evindeki mutsuzluğun bedensel olarak da sinyal verdiğini çok net görebiliyoruz.

B: Dedim ya hani en başta, akıl, kalp ve beden ve ruh bir bütün ve aslında ilahi sistem bizi sürekli o anlamda bütünleştirmeye yönelik çalışıyor. Ama senin bedenin ayrı bir yere gidiyorsa, zihnin ayrı bir yere gidiyorsa.. Mesela günümüzdeki en büyük sorun ne, bilgi odaklı olmak. Mesela insanların benden en çok istedikleri şey o, bilgiye ulaşmak, o bilgi, bu bilgi, şu bilgi.. bu napıyor? Aklı besliyor, senin aklî olarak kendin ile ilgili her şeyi bilmenin benim için hiçbir önemi yok. Ve böyle bir yanılgıya hemen düşebiliyoruz. Yani bir kendilik bilgisi..

S: Kendimi tanıyorum diyor, ben kendimi biliyorum, bunları yaparım, bunları yapmam. Ben zaten bildiğim için burdayım. Çözemediğim şey…

B: İşte rüya o anlamda seni saçından tutup çekip küt diye duvara atan bir gerçeklik çarpmasına sebep oluyor. Kendimizi tanıdığımızı düşünüyoruz. Yine senin alanından, fizyoterapiden konuşacak olursak, diyorum ki bedenimi anlıyorum mesela. Sen bana bir tane kas ismi soruyorsun ben öylece kalakalıyorum. Çünkü hiçbir fikrim yok kaslarımın ismiyle ilgili. Duygusal olarak da böyle. Bizi oluşturan parçalarla ilgili çok bir bilinç anlamında donanıma sahip değiliz ve bu da bir kusur değil çünkü olayımız bu zaten.

S: Onu soracağım, herkes bilmek zorunda mı?

B: Değil. Bilerek doğmuyoruz ama insan kendine dokumadan bu dünyadan göçüp gidiyorsa yaşadı diyebilir miyiz? Evet zorunda değil, ama kendini bilmeden yaşanmış bir hayat da yaşanmış hayat mıdır?

S: Şöyle mesela, belki vardır dinleyenler arasında da. Ben mutluyum, bunları düşünmüyorum, kemaliyetle ilgili bir çabam yok ama ben hayatımdan mutluyum, dengeli olduğumu da düşünüyorum diyor insan. O zaman talep etmeyendir değil mi? İlla ona da biz…

B: Tabi ki canım, gel sana zorla hakikat göstereyim falan ya da seni cahil ben her şeyi görüyorum..  Bunlar da öze aykırı. Bunların hepsi hamlık alameti.

S: Görmek çok değişik. Gelirken radyoda meal dinlerken, peygamber efendimizin ayı ikiye bölüşü ayetinden bahsetti, orda  dikkatimi çekti: görenler inanmıyorlar, büyücülük yapıyorsun diyorlar. Yoldan birilerini çeviriyorlar, bir kervan çeviriyorlar, siz gördünüz mü böyle bir şey diye. Onlar da evet gördük diyorlar ama yine inanmıyorlar, siz yanılıyorsunuz öyle bir şey yok diyorlar. Yani zorla gösteremezsin,

B: Fırat Tanış’ın Gelin Tanış Olalım oyununda bütün mutasavvıflardan alıntılar var, beyitler okuyor, şarkılar söylüyor. Kendisiyle konuşuyor. Görünmez bir varlıkla diyalogtan oluşuyor oyun aslında. Konuşurken diyor ki bizim sözümüz duymayanlara değil duyamayanlara. Duymayana söz söylenmez. Kendini kapatmış olana söz söylemeye çabalamak da bir zulümdür. Ama duyamayana söz söylenir. Duyamayan, duyma çabasında, aç , arıyor, çeşitli kaynaklarla temas etmiş vesaire, ona söz söylersin. O bugün işitmese bile onu alır götürür, vakti gelince mayalanır o onda.

S: Tohumu atmıştır.

B: Ama bazıları vardır ki, duymak istemezler. Gözleri var göremezler, kulakları var duymazlar. Demek ki böyle bir hale hepimiz bürünebiliriz.

S: Çocuklar geldi aklıma benim. Duyamamak ve görememek deyince, özellikle de diyoruz ya yavaşlama, mistik ortam. Çocuklar zaten ordalar,orda yaşıyorlar. İnanılmaz bir hayal gücü içerisinde çok mutlular ve gerçekçiliğe çekmeye çalıştığımız zaman mutsuz oluyorlar.

B: Gerçek olduğu tartışmalı bir dünyada. Onlar  uyanıklar, biz onları uyutmak için çabalıyoruz, toplamda mesele bu.

Şahit olduğun bir şey olduğunu düşünmüyorum ama hiçbir zaman  bir çocuğa bir şey öğretmekten bahsetmem mesela. Belki gaflete düşüp söylemişimdir böyle bir cümle, inanmıyorum çünkü. Bu bana çok küstahça geliyor. Çocuklardan kendini büyük görmenin bir körlük hali olduğunu düşünüyorum. Çünkü çocukluk bir var olma biçimi. Hakikatle perdesiz temas kurma hali ve biz ordan uzaklaşıyoruz. Aslında biz merkezden uzaklaşmayı büyümek zannediyoruz, tam tersi körleşiyoruz.  O yüzden kendine doğmak, çünkü bir çocuk sana tutulmuş çok berrak bir aynadır. O berrak bir şekilde geldiği için de sen ne kadar kapattıysan kendini onunla o kadar az iletişim kurarsın. Mesela bazı kadınlar var, sürekli çocuklarıyla beraberler, beraber poz veriyorlar ama aslında beraber değiller. Bir de bazı kadınlar var, çocuklarından çok uzaktalar ama aslında beraberler. Çünkü mesela benim seninle şu an kurduğum yakınlık, kendimle kurduğum yakınlık ve senin kendinle duyduğun yakınlıkla paralel. Kendimi duyduğum kadar seni duyuyorum, sen de kendini duyduğun kadar beni duyuyorsun. Aynı yolda olduğumuz için, çabası kendini duymak olan insanlar olduğumuz için şu an birbirimizi anlıyoruz ve duyuyoruz. Sen çocuk olduğunda da bu değişmiyor. İstediğim kadar etkinlik yapayım, istediğim kadar kitap satayım, istediğim kadar takipçim olsun, seni hiç görmeden haftalarımı seninle geçirmiş olabilirim, annen de olsam, kocan da olsam, kardeşin de olsam. O yüzden kitap sadece kadınlara mı yönelik, kitap sadece annelere mi yönelik diye soruyorlar? Hayır çünkü bunun yolu hepimizin annesinden geçiyor.

S: Ben naçizane anne olanlar için, annelik benim için çok gayret sonrası kazandığım bir şey. Çünkü ben çok sınırları net, akliyim. Şimdi feyiz,haz diyoruz ya biz bunları yaşamak için yaşıyoruz.

B: Haz odaklı evet, feyiz demeyelim de modern insan haz arayışında.

S: Dedin ya az önce etkinlik yapar ama beraber değildir. Bazen onun hayal dünyasında bir şeyler yaparken düşüncesiz, kaygısız, ocakta ne var, düşer mi diye düşünmeden, o hayal dünyasına girip o hayali büyüttüğünde hissettiğin şey, hal hiçbir şeyle örtüşemeyecek bir şey. Çocukların bence nimet olmasının en büyük sırrı ordan geliyor. Çünkü büyüdükçe o da uzaklaşacak ve doğal olarak biz de yaşamayacağız. Kişiyi de çok ciddi anlamda besleyen bir şey bu.

B: Rüyalarla çocuklar aynı şey aslında. Çocuklar da sembollerle konuşur, rüyalar da sembollerle konuşur, rüyalar da berraktır çocuklar da berraktır, rüyalar da hakikattir çocuklar da hakikattir. Rüyalar da kalptendir çocuklar da kalptendir. O yüzden bir farkı yok onların.

S: Hiç unutmuyorum mesela 2-3 yıl önce 4.5 yaşlarında falan çocuğum. Bir gün sinirlendim, sinir oldum, dedi anne ben biliyorum sen kalbinle söylemiyorsun bunları şu anda çok sinirli olduğun için ama kalbinden  tanıyorum ben seni dedi. Ben  çok şaşırdım. Rüyada bize mürebbilik eden hal ile çocuğun bize mürebbi olmasını kabul edebilsek bir. O üstten değil de aynı seviyeden. 

B: Tabi ve bu inanılmaz masrafsız bir şey. Ve bunu anladığı zaman bir insan, kadın ya da erkek ne bu kadar çok oyuncağa, ne bu kadar çok tatile, ne bu kadar çok kıyafete, etkinliğe hiçbir şeye.. İnsanın özünde sınırsız kaynakları sınırlı ihtiyaçları olan bir canlı olduğunu anlayacak, peki şu an bize pompalanan şey ne? İnsanın kaynakları sınırlıdır, ihtiyaçları sınırsızdır. O ilişki ağını kurabilmemiz de, eğer bir mucizeyse insanların beklediği, bir mucize davetiyse evet bence ben bu anlamda bir mucizeden bahsettim. Maliyetsiz bir mucizeden bahsediyorum ama bu sadece kişinin kendi deneyimiyle olabilir. Bunu kimse kimseye yapamaz bunu ancak insan istediği zaman çabaladığı zaman yapabilir. O çok basit, ilkel varoluşumuza dönebildiğimizde hayat kolay olacak.
Nefs doymaz, nefsin azgınlığı, dünyayı istemesi vs. hiç katılmıyorum bu tanımlara. Nefse hiç böyle bakmıyorum. Bunlar bizim konuştuğumuz nefs değil. Bundan bahsetmiyoruz. 

S: Yani istesin zaten, zaten yaratıcının bizden istediği bu değil mi? Dünyayı isterken ahireti yönetebilmek.


B: Şöyle, geleneksel bir bakış açısı var ya, nefis terbiyesi, nefsi baskılamak vs. At gibi düşünmek lazım belki, nefs bineği. Bir atı bağlamak onu atıl bırakmak değil. O atın doğasında eğer özgürce koşmak varsa onun özgürce koşması, iyi beslenmesi, ait olduğu şey neyse onu yapması mesela, terbiye olmaktan kasıt onu aç bırakmak değil, bu terbiye değil. Mürebbinin yöntemi de bu değil. Net anlattığımı düşünüyorum kitapta bunu.

S: Belki de biz nefsimizi terbiye ediyoruz deyince içsel olarak rahatlıyoruz. Atı kullanmak daha zor bir şey ama atı bağlamak kolay. Bağladım, nefsi bağladım kolay.  Ama hadi atı kullan bakalım. Sağa gitmek isteyen bir atı sola çevir hadi. Asıl mesele biraz da bu heralde.

B: Bence bu çok hayati bir mesele, tasavvufla kurduğumuz bağ dönüşmez ama dönüşmenin yöntemi de sen doymazsın vs. değil, çok irrite edici geliyor bana bu tavır. Bir at hayal edelim, o ata bakıp böyle konuşmak onun tabiatına saygı duymamak gibi geliyor, yani nefs kutsal bir şey. Nefs demek sen demek, kendin demek.

S: Yaptığımız eylemlerde bizim o nefsî  yanı tamamen dışarıda bırakmamız çok mümkün değil zaten. 

B: Öyle bir amacımız yok, hayat yok orda.

S: İnsanın kendini çok yüksekte görmesi gibi geliyor bu bana. Ben bir hayır işlerken bile araya nefsim girebilir ama bu bir hayrı yapmama engel olmaz o hayırdan alacağım ecre engel olmaz ama belki eksiltir. Ama zaten böyle hayat.

S: Son olarak rüyalarımızla ilgili nereye dikkat edelim? Ne yapalım ?

B: Rüya defteri yapılabilir, defter üzerinden okumalar yapılabilir. Herkes bunu yapabilir. Bu rüya bana ne söylemiş, o dönemde ne yaşadım, ne hissediyordum, neyi fark ettim kendimle ilgili diye düşünerek. Dokuz Yüz Katlı İnsan okunarak, benim kitabım okunarak, belli nisbî bir yol alma kişiye sağlanabilir. Umarım faydalı olmuştur. Teşekkür ediyorum. Doğru anlaşılması zor bir mesele olduğu için, spekülatif bir mesele olduğu için ve ehil olmayan insanların bilgi sahibi olmasından hoşnut olmadığım bir konu olduğu için çok cimriyim bu konuda. Cimri olmaya da devam etmek niyetindeyim. İşte youtube kanalında bunları konuşur ya da canlı yayınlarda rüya almak gibi teklifler biliyorum ki beni çok popüler yapar. Çok hızlı bir şekilde takipçi sayım artar, kitabımın satışları patlar falan filan ama istemiyorum, tercih etmiyorum. Bu yayını da uzun zamandır bekleyen ve gerçekten faydalı olacağıma inandığım, uzundur bu meseleye kafa yoran ehilleşmiş olduğuna inandığım bu anlamda, insanlar öncelikli olmak üzere, onlar için yaptım. Belki ilerde yeniden konuşuruz.