GÜZELLİĞİN ON PAR’ETMEZ BU BENDEKİ AŞK OLMASA

Çatlıyor insanlık.

Hasedinden, gayretinden, öfkesinden, şehvetinden, tüketmekten çatlıyor.
Hele kadınlar, ah biz kadınlar.
İçimiz, içimize; dışımıza sığmıyor.
Yeni güzellik formüllerinin peşinde geçen günlerin gecelerinde, pek azımız kendi ile göze gelme cesareti gösterebiliyor yaşlanma karşıtı kremini sürerken.
Kimi sabahlar bir şarkı ile uyanırım. Bazen gün boyu bazen haftalar boyunca onu dinlerim. Nereden ve neden geldi demem, dinlerim.
Valayar’ın Rüya’sından sonra Aşık Veysel’den Bu Bendeki Aşk Olmasa ile uyandım. Dinledim. Dinledim. Dinlerken de bu yazı geldi.
Bir kadını aşk kadar güzelleştiren başka ne var?
Peşine düştüğümüz güzellik, görmek ve görünmek konusundaki bitimsiz arzumuz kökenini nereden alıyor acaba?
Geçtiğimiz aylarda verdiğim bir konferansta Selfie’den Self’e yolculuktan bahsetmiştim. Narcissus’tan İbn-i Arabi’ye uzanan bu hikayede insanın kendini görmeye, bilmeye ve bulmaya duyduğu açlıktan ve aşktan söz ettik.
Güzelliğimizi akıllı telefonlarımıza sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde, bir kişi daha bizi beğense diye beklerken heyecan ile durup düşünsek mi acaba?
Aşık Veysel, sevdiğini güzelleştirenin kendi bakışı olduğunu iddia ederken bize ne demek istiyor olabilir? Hem de görmediği söylenirken “beden” gözünün…
Narcissus’un laneti kendini görmemesiydi. Kendini gördüğünde yok olmak vardı yazgısında. Durgun sudaki yansımasına bakıp da kendi ile karşılaştığı anda eriyiverdi oracıkta. Nergis çiçeğine ve narsisizm adlı hastalığa ismini verdi.
Neydi bizi güzele çeken. Kendimizde görmek istediğimiz neydi? Neden her yıl milyonlarca lira daha güzel “görünmek” isteyen insanlarca harcanıyordu. Neden bir türlü “tatmin” olamıyorduk.
Aşık Veysel kör olduğu söylenen gözleri ile neyi/nasıl gördü de gönüllerimiz onun sözleri ile dindi de biz bunca ‘highlighter’a karşın göremiyoruz kendi güzelliğimizi…
Baktığımız aynalar eğri olabilir mi?
Kendi aksimizi ararken yok mu oluyoruz yoksa Narcissus gibi. Görünmez, dipsiz bir kuyuya mı düşüyoruz beğenilmeyi arzularken. Yoksa hepimiz karanlık kuyular mı saklıyoruz diplerimizde?
İnsan, yaratılış sırrını anlamadan; güzelliğin, görmenin, görülmenin, yansımanın ve yanmanın anlamını hissetmeden tatmin olamaz.
İnsan, aşk ile yaratılmış, aşk için yaratılmışken; aşksız nasıl görür, nasıl hisseder, nasıl doyar, nasıl duyar?
Kendini, İlahi olanın bir tecelli alanı olarak görmeden, kendini bilmeden Rabb’ini bilmeye giden o yolu yürümeden, yüreğindeki koca boşluk nasıl dolar? Dolmaz, dolamaz, dolmuyor…
Bir kadını aşk güzelleştirir. Bir insanı aşk canlandırır. Hepimiz, karşımızdaki insan bizim “hakikatimizi” gördüğünde canlanırız. Ancak o zaman yaşadığımızı anlarız. Ancak, görülürsek doyarız.
İnsanın insana duyduğu aşk, insanın Yaratan’a duyduğu aşkın başlangıcıdır. Bizim medeniyetimiz aşk medeniyetidir. Bu topraklar önce aşk ile mayalanmıştır.
Yüksek voltajlı aydınlatmalar altında bulamadığımız ışığı aradığımız yeri değiştirmeye ne dersiniz?
Kendinize bir güzellik yapın ve sizi kabuklarınızla değil özünüzle görebilecek birini arayın. Onu bulunca da yanından hiç ayrılmayın.
Biz, görmeden ve görülmeden yaşayamayız dostlar. Yaşamaz isek de “Yaşam Veren” Rabb’e yaklaşamayız.