Beynini Tanı, Kendini Tanı!

     Berin Tuncel, Prof.Dr. Sinan Canan’la dolu dolu bir söyleşi yaptı. Beynimizi tanımamızın kendimizi tanımamız için atılmış dev bir adım olduğunu söyleyen Sinan Hoca, ülkemizde bilimi sevdirmek adına da sayısız etkinliğe imza atan nev-i şahsına münhasır bir bilim insanı! Hatta kimilerine göre o, bilim anlatıcılığının rock starı!

 sinan canan röp.

Sizi biraz tanıyabilir miyiz? Bir akademisyen olmanın ötesinde Türkiye’de bazı konularda ilk diyebileceğimiz adımlar attınız, toplumsal bir farkındalık yaratmaya çalışıyorsunuz. İnsanın kendini ve biyolojisini tanımasının çok önemli olduğunu vurguluyorsunuz… 

1972 Ankara doğumluyum, üniversite dahil tüm hayatım Ankara’da geçti. Hacettepe’de Biyoloji okuyunca hayatımız belirlenmiş oldu. Daha sonra Tıp Fakültesi’nde master ve doktora yapıp 12-13 sene orada öğretim üyeliği yapınca, hem biyoloji hem tıp hem insan fizyolojisi uzmanlığı bir araya toplandı. Akabinde şu an Üsküdar Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde olmam da başlangıçtan beri beyin ile ilgili çalışmalarımdan kaynaklanıyor. Noröpsikolojide, insan davranışları ile ilgili araştırmalar yapıyoruz. Ama benim son 10 yıldır esas işim insanlara; yaşamı, işi, uğraşı neyse bilimsel olarak anlatmak, insanları bilimden anlar hale getirmek. Bunun da temel nedeni, içinde yaşadığımız ülkenin bence en önemli eksikliği; insanların bilmediklerini bilmiyorlar oluşu. Merak etmiyorlar, merak edilecek şeylerin ne kadar çok olduğunu görüyorlar ve bunu görmeleri bana mutluluk veriyor. Beraber karşılıklı konuşup öğreniriz, ben de bilmiyorum çünkü. Çok değerli bir katkı olduğuna inanıyorum, kısa vadede sonuç alamasak da uzun vadede çok ciddi dönüşüm olacak. Şu anda çok iyi geri dönüşler görüyorum, aslında çok çalışmışlığım yok, çok derin planlar yapmadım, stratejik çalışmalarım olmadı. İnsan içinden geldiği gibi coşunca güzel değişimleri ya da bana yetecek kadarını gördüm. Daha sonra çok daha iyi olacağını düşünüyorum.

Bu süreçte özellikle Değişen Beynim, Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler kitaplarını yayınladınız. Biz kendimizi ne kadar tanıyoruz sizce? Beynimizin ne kadar yerlisi ne kadar yabancısıyız?

Sonsuzda bir oranla diyebiliriz yani hiç nispetinde aslında. İçinde yaşadığımız zamanın devamlı beyinle ilgili bileşenlerle dolu olma sebebi şu anda teknolojinin çok gelişmesi, yöntemler, bilgi birikimi… Beyin gibi bir karmaşanın çalışılmaya başlanmasına müsaade ediyor. Yani şu anda o müsaadeyi aldığımızı hissettiğimiz dönemdeyiz. Yoksa beyine gidene kadar ortada çok fazla bilgi de gezse, her gün ya da ayda bir bilgilerimiz ikiye de katlansa aslında ne işe yaradığını hala bilmiyoruz. Temel çalışmasını ve hafızanın nerede olduğunu bilmiyoruz. İşte bilinç dediğimiz, o ruh dediğimiz bu kavramları sinire bir türlü oturtturamadık. Çünkü elimizde bir sistem var, çok basit bileşenlerden oluşuyor, maddesel yapısı çok basittir beynin. İşte ben bunun tarifini veriyorum: 1 litre su, 160 gr. yağ, 100 gr. protein, 15 gr. şeker, 10 gr. tuz diye… Ama evde yapamıyoruz, çünkü canlılık diye bir şey veremiyoruz ona. Canlılık sadece canlı olmak değil aynı zamanda yapısal karmaşıklığı da getiren bir şey, o yapısal karmaşıklığı biz yapay olarak üretemiyoruz çünkü anlamadık nasıl bir şey olduğunu ama anlamaya başladık. Mesela en azından hastalıklar açısından; şimdiye kadar çözüm bulamadığımız birçok zihinsel durumun çözümü adına çok enteresan açılımlar oldu serebralda. Benim şöyle bir iddiam var; insanlığın bu dünyada var olacağı bütün süre boyunca modası hiç geçmeyecek, edinilen bilginin verimliliği hiç tükenmeyecek alan. Biz hiçbir zaman bu alanı bitiremeyeceğiz. Çünkü felsefi bir nedeni de var bunun, yani biz aslında beynimiz ve zihnimiziz. İnsan zihinsel bir varlık ve tabiri caizse tanrısallaşmadan, böyle kendi düzeni üstüne çıkmadan kendimizi tam olarak anlayabilmemiz felsefi olarak mümkün değil. Dolayısıyla bu meslek bitmez. Nesiller boyunca insanların bu konuya çalışarak, çok büyük açılımlar yakalayacağına inanıyorum. Bu ülkedeki gençler de biraz daha fazla geleceğin konusunu merak etsinler diye uğraşıyorum. Ve güzel şeyler de yapıyorlar.

Kadınların ve erkeklerin beyin yapısı arasındaki fark benim de hususen ilgimi çeken bir alan çünkü birbirimizi anlama noktasında eşlerimizle, çocuklarımızla, babalarımızla biz kadınlar olarak da güçlük çekebiliyoruz. Tabii ki kadınların da kadınlarla iletişim güçlükleri var ama belirgin bir cinsiyet farklılığının olduğu iletişimi de hepimiz hayatımızda deneyimliyoruz. Erkekler daha kısa cevaplar veriyorlar, net cevaplar veriyorlar, uzun süre bizi dinlemiyorlar, bazen duymazdan geliyorlar… ‘Eşim beni anlamıyor’ şikayetlerini sık sık duyabiliyoruz kadınlardan. Bu anlamda kadınlar erkeklerden bazı şeyleri boşuna mı bekliyorlar? Erkekler kadınlardan temel olarak ne bekliyor? Bizim de birazcık belki biyolojiyi hayatımıza indirmemiz gerekiyor.

Biz en nihayetinde bu dünyada varlığımızı sürdürmek için biyolojik bir bedene ihtiyaç duyan varlıklarız. Yani ne kadar beden ötesi bir tarafımız olduğuna inansak da, buna dair, hatta bedenimizin ötesinde yaşamaya çalışsak da bu beden sonuçta bu dünya ile iletişime geçtiğimiz yapı. Bedenin kurallarını anlamak bir kere bu dünyada sorunların çözümünde bir altın anahtar sunuyor. Yıllardır kadın erkek farklılıklarını beyin üzerinden anlatmanın çok verimli sonuçlar doğurduğunu gördük. Mesela insanın diğer bütün canlılardan farklı olarak bir garip yapısı vardır dikkat edilirse, bir canlının annesinden doğduğu halde hayatını sürdürebilmesi mümkün değil, dünyanın herhangi bir yerinde hayatta kalamaz. Muhakkak üstüne bir şey giymesi lazım, diğer türdaşları ile beraber hareket etmesi lazım, ortak üretim, işbirliği vs. yapması lazım. Ve bütün bunları yapması için bu çıplak vücudun eksikliklerini giderecek zihinsel bir donanıma da sahip olması gerek. Yani vücut çıplak olduğu için zihin aşırı gelişmiş hale geliyor, vücuttan eksildikçe zihne ve beyne yüklenilmiş gibi olur tarih açısından.
Biyolojinin temelleri üzerine çok güzel kitaplar var piyasada, ben de bir tane hazırlıyorum. Bu mantığın temelleri okunursa yani bu canlılık öyküsünün o büyük destani mantığı anlaşılırsa aslında bugün yaşadığımız birçok sorunun, durumun açıklaması da kendiliğinden ortaya çıkıyor. Biyoloji bu anlamda gerçekten bilgelik içeriyor.
Evrim tartışmalarını bir tarafa bırakıyorum, netice itibarı ile 3.5 milyar yıllık bir canlılık tarihinin sonuçlarıyız biz, eskilerin şecere-i hilkat dediği bir yaratılış ağacının son meyveleriyiz. Bu son meyveler derken 10 milyar canlı türü ile beraber yaşayan tek türüz insan olarak ve bir taraftan da zihinsel gücümüz de dünyada acayip bir hâkimiyet kurmuş. Dünyanın gidişatını bozabilecek derecede müdahale eden, fesat çıkarmaya baya meraklı bir canlıyız. Şimdi buna bakıldığında, dişi-erkek yani iki cinsiyet halinde üreme meselesi canlılar âleminin çok büyük kısmında var olan bir adet, 2 milyar yıl önceye kadar, canlının ilk yaşamından itibaren üreme işaretlerini görüyoruz. Erkek-dişi üreme meselesinde bir erkek ve bir dişi varlığı genelde bir kanun; alternatifleri ve istisnaları var tabi. Tabiattaki tüm yaşayan canlılara baktığımızda genellikle erkek ve dişi arasında çok radikal farklar var. İnsana geliyorsunuz bu kadar fark yok, dış görünüşte tamam ufak tefek farklılıklarımız var ama o kadar radikal biçimde farklı değiliz. Fakat insanı insan yapan beyni olduğu için kadınla erkek arasında, yani tabiatta erkek dişi arasındaki farklar, insanda da beyinde yoğunlaşmış. Yani bedende dışarıda gösterilecek çok bir şey yok. Biz insanlar olarak zihinsel yetilerimizi sergiliyoruz, dolayısıyla asıl fark zihinde. Zihin deyince tabi benim işim ve mesleğim üzerinden beyin anlaşılıyor. Şimdi beyindeki farklılıklara baktığımızda daha anne karnından başlayan farklılaşma var. Anne adayı, erkek bebeğe hamile kaldığında 3. ve 4. aydan itibaren cinsel organları gelişmeye başlarken normalde annede çok az olan testosteron hormonunu bebek de salgılamaya başlıyor. Ve yükselen testosteron hormonu bebek beynini erkek beyne dönüştürmeye başlıyor. Doğumun son aylarına kadar süren bu süreç doğum anında erkek ve kız bebeklerin oldukça farklı doğmalarına sebep oluyor. Temel fark bildiğimiz kadarıyla, bu hormondan dolayı erkek bebeklerin sol beyin taraflarının biraz daha az gelişmiş olarak doğması. Yalnız bu fark çok küçük bir fark, yani anatomik olarak baktığınızda görebileceğiniz bir şey değil. Bağlantısallığı biraz daha zayıf dişi beynine göre, genelde erkek bebekler böyle dünyaya geliyorlar. Şimdi bu küçük kelebek etkisi misali minik fark, yaşamın geri kalanında önemli farklılıklara neden oluyor. İşte bugün bizim erkek kadın farkı dediğimiz, iletişim sorunu diye sürekli ortalarda gezen mevzuun büyük kısmı, aslında bu basit temel işleyiş farkından kaynaklanıyor. Kadın beynine bakıyorsunuz; sağ ve sol beyni birbirine bağlayan bağlantı hattı çok kalın, yani erkeklere göre %30 daha kalın. Bu şunu gösteriyor, kadın beyninin iki tarafı da beraber çalışmak için ayarlanmış. Erkeklerde ise bu bağlantı zayıf. Pratikte peki bu bize ne sağlıyor? Anlatmaya çalıştığımız şu, tabiatta öyle bir ayar mekanizması var ki bu 3.5 milyar yolun sonunda her şey birbirini tamamlamak, bir sistem içerisinde ahenkle yaşamak üzere dizayn edilmiş. Kadın erkek farkı da bundan farklı değil. Şimdi erkekler ne yapıyor, mesela risk alıyorlar, kısa konuşuyorlar, tereddütleri daha az… 200 bin sene önceye kadar gidin… Bir topluluğun erkeklerinin nasıl bir görev yüklenmiş olduklarını bu beyin farkından anlıyorsunuz. Riske girecek, av bulacak, yırtıcılardan ya da düşmanlardan kaçmak için göç yerleri, yeni yerleşim alanları bulacak, canı tehlikede olacak.. Dolayısıyla böyle bir beyin yapısı bizim türümüzün hayatta kalması için işe yaramış gibi gözüküyor. Kadın deyince ise, bütün dünyada böyleymiş bu arada ben yurt dışına çıktığımda da konuştum bunu, ilk akla gelen alışveriş, stoklama hali oluyor. Artık kadın temkinli, mesela trafikte sorun yaşamasının sebebi o, erkeklerin hızlı hareket ettiğini düşünüyor. Hesapçı bir beyni var, mesela bazı araştırmalara göre kadınlar espriyi daha geç anlıyor erkeklere göre fakat daha uzun süre gülüyor ve espri kadınların aklında kalıyor. Erkekler ise hemen gülüyor, unutuyor. Arada böyle bir beyin farkı var. Kadındaki tüm bu sisteme baktığınızda yüzden duygu okuma, ses analizi, yüz mimiklerinden anlam çıkarma, dili etkin kullanma gibi yetenekler erkeklerle kıyaslanmayacak kadar gelişmiş. Kadının tarihsel görevi ile ilgili çok uyumlu biyolojik bir altyapı bu. Biri risk alıyor, biri evde stok kontrolü yapıp bebeğinin hayata tutunmasını sağlıyor.

BİYOLOJİK ORGANİZMANIN BİRİNCİ GÖREVİ ÜREMEKTİR

Erkeksi yönü güçlenen günümüz kadınlarının annelikle birlikte aslında kendi kadın biyolojisini daha çok fark etmeye başladığını gözlemliyorum. Modern kadının bu anlamda beyin yapısı mı değişti? Neden bu kadar zorlaştı anne olmak? Toplumsal cinsiyet rolleri nereye eviriliyor sizce?

İnsan evrimi ile ilgili sorunumuz şu; biyolojik evrimin kuralları belli ve anlaşılabilirdir. Zaman içinde çok yavaş değişiyor, belli bir dönüşüm yaşaması için bazen milyonlarca yıl geçmesi gerekiyor. Fakat insanoğlu son 50 yıldır öyle bir kültürel evrim geçiriyor ki, biyolojisi aynı duruyor hemen hemen hiç değişmiyor, ortamı, sosyal kuralları, adetleri, yaşayış biçimi çok hızlı değişiyor. Böyle olunca benim bahsettiğim biyolojik ayarlar birçok yerde insanları sinirlendirebiliyor. Çünkü kendi yarattığımız toplumsal düzene bazı şeyler çok ters gözüküyor. Mesela çok açık bilimsel gerçektir; kadınların yüz okumada, test analizinde erkeklerden daha iyi olduğunu nöropsikolojik testlerle göstermişimdir. Bu yüzden bebeğin dilinden en iyi anne anlıyordur dediğimizde kadınlar ayaklanabiliyor, özellikle feministler bana sinir oluyorlar. Seksist buluyorlar bu konuşmayı; biyoloji seksist değildir, ne ise onu anlatır. Ama siz bugün erkek ile kadın eşit olacak, toplumda roller eşit dağılacak şekilde bir düzen kurduysanız eğer bu beni de biyolojiyi de ilgilendirmiyor. Yani burada sorun, insanoğlunun kendi tercihlerini bir nevi tanrı edinmesi ve gerçekten değişmez gerçeklermiş gibi biyolojisini inkar etmesi. Ben herkesi şu konuda uyarıyorum: Biyoloji 3,5 milyar yıllık bir AR-GE sürecinin ürünüdür, onu bilmeden onunla kavga etmeye kalkarsanız eninde sonunda sizi döver ve kaybedersiniz. Örneğin şu anda kariyer yapacağım diye gençler çocuk sahibi olmakta gecikiyor. İnsan nesli için çok ciddi bir tehlike bu. Kadınlar doğuştan yaklaşık 40 bin yumurta ile doğuyorlar, yeni yumurta üretmiyorlar ve o yumurtalar stok gibi duruyor ömür boyunca. Her ay bir tanesi atılıyor ve zaman ilerledikçe vücutta biriken toksinler, olumsuz etmenler çocuklarımızın genetik yapısını ve sağlığını doğrudan etkiliyor. Dolayısıyla erken çocuk sahibi olmak bütün biyolojik organizmalarda geçen bir kuraldır, çünkü biyolojik organizmanın birinci görevi üremektir. Hala 18. yüzyılın sonundan itibaren tasarlanmış garip bir dünya algısı ile yaşamaya çalışıyoruz: Herkesin üretime katılması, yokluklara varlık kazandırmaya çalışmak yani bir şey üretmeye çalışmak… Ama şimdi çokluklar dünyası içindeyiz, her şey var ve artık seçenek fazlalığından yavaş yavaş yorulmaya başladık. Tam burada bir strateji düşünülecekse biyoloji bilgisi çok çok faydalı. Kadın ile erkek arasındaki farklar bir astlık üstlük hiyerarşisi değildir, bir tamamlayıcılıktır. Ve bu rollerden her dışarı kayışımızda sorun bizi bekliyor. Çünkü biyoloji ile kavga edilmez. Bu arada biyolojide bilmediğimiz çok şey var, en az bildiklerimizi bilirsek hayatımızı biraz daha iyi yaşıyoruz. Bir de gençlerimiz bu konuya biraz merak sarar, biyoloji bilgimizi biraz daha geliştirirse çok daha mutlu olacağız.

Gerçekten çok önemli bahsettiğiniz, çünkü asli olandan bahsediyoruz ve özellikle biz genç kadınların bu anlamda ciddi bir kabz hali yaşadığını görüyorum. Kendi kimliğini inkar etmek üzerine, kadın olmamak üzerine bir varoluş kurgulandığı için, güç odaklı eril bir varoluş şu anda makbul olduğu için, ister istemez evlilikte de annelikte de bu çatışmalar gün yüzüne çıkıyor ve enteresan bir şekilde, danışanlara rüya analizi de yaptığım için ben, sık sık ekvatoral bölgelerden, amazon ormanlarından rüyalar gelir. Kadın kendi bedenini, kendini keşfedip yaklaştıkça ilkel rüyalar görmeye başlar ve bu anlamda biyoloji..

Bizdeki zihinsel süreçler; adına zihin, akıl, ruh, bilinç dediklerimiz biyolojik mekanizmalarımıza ve işleyişimize çok bağlı. Mesela en basitinden insanlar alkol alıyor ve aklını kaybediyor, dolayısıyla biyolojik işleyişimiz ile bu zihinsel süreçler arasında bağlantı var. Tamam belki o bir yerde saf bir ruh, saf bir toz vs. var ama bizim onunla interaksiyona geçtiğimiz aracı beden ve bu bedenin bize verdiği sinyaller eğer sorunlu ise aslında bir şey demeye çalışıyor, yani bir sorun yaşıyor. Mesela ben akademideyim, en iyi bildiğim yer akademi. Mükemmel akademik kariyer yapmış kadın ve erkeklere bakıp emekliliklerine yakın bir mutluluk ölçeği uygulayın; bu insanların çoğu mutlu değil. Çünkü çoğu bunu bir meslek olarak almış ama hayatındaki birçok gerçek isteğe, dürtüye, arzuya rağmen bu yolda gitmiş ve sonuçta umduğu şeyi de bulamamış; o yüzden mutsuz. Şimdi bütün dünyada moda olan mindfullness, anda kal gibi uygulamaların hepsi bunun için. Şu andaki sinyalleri iyi dinleyip kendini doğru okuyabildiğin takdirde sana zaten sistem sinyaller veriyor; ‘şu doğru’, ‘bunda iyisin’ ya da ‘kötüsün’ diye seni yönlendiriyor aslında. Ama biz birkaç yıl öncesine kadar bu sinyallerle yaşarken şimdi artık bilimimiz, aklımız, insani tecrübemiz var. Ayrıca işin kötüsü yaşlılardan faydalanmayı da unuttuk, her nesil hayatı bir daha keşfetmek zorunda kalıyor. Yazılı bilgiden hayatı öğrenmeye çalışıyor ki bu saçma sapan bir şey; hayatı böyle öğrenmenin bir yolu yoktur. Bunlar böyle gidince, nesiller boyunca bu sorunların artarak devam ettiğini göreceğiz. Kendi ürettiğimiz, dışarıda bizi kuşatan medeniyetten bahsediyorum. Uydurma bir sistem içerisinde ona uymaya çalışıyoruz, halbuki onu biz uydurduk, değiştirebiliriz ama cesaret yok. Bilgi olduğu zaman, bu bilginin arkasında insanlar durdukları ve cesaret gösterdikleri zaman bir şeyler değişecek. Ama dediğim gibi bunun cesaretle alakası yok, kadın erkek farkını konuşurken ben biyolojik cinsiyetten bahsediyorum, insanlar toplumsal cinsiyet argümanları ile karşıma çıkıyorlar. İşin içine eşcinsellik giriyor, toplumsal cinsiyetin sorunları.. Mesela tabiatta 1500 türde eşcinsellik vardır ki kimse birbirini bu yüzden öldürmez ama biz insanlar bunu bir yere koymaya tercih ederiz. Yani insanoğlunun kendi ürettiği, zaman içerisinde biriktirdiği bir durum. Şimdi bu durumu sosyal psikologlar, sosyologlar incelesinler ama onlar da çalışırken biyolojiyi unutmasınlar çünkü bu kadın erkek farkının, cinsiyet davranışının, hepsinin bir biyolojik kökeni var. Bütün tabiatta hemen hemen erkekler marifet sergiliyor, dişiler uygun erkekleri çiftleşmek için seçiyor. Sistem bunun üzerine kurulu ama şimdi öyle değilmiş gibi geliyor hatta buna itiraz eden var. Erkeklerin bir kadınla konuşurken neden çeneleri düşüyor, çünkü zeka gösterisi yapmak zorunda. Bunlar erkeğin aslında gösterme amaçlı yaptığı şeyler. Aynı kuralların burada da işlediğini görünce biz rahatlıyoruz, yani gereksiz toplumsal kabullere ve kavgalara girmiyorsunuz.

Nöropsikoloji dersi alırken dikkatimi çeken bir şey vardı; beyindeki yüz tanıma bölgesi. Bu yüz tanıma bölgesinin insanda uyandırdığı duygular ve görür görmez dost mu düşman mı tanıması gibi konularda şunu düşünmüştüm: O dönemde bizdeki bu kutuplaşmanın, bilhassa tesettürlü olan olmayan ayrıştırmasının çok geçmişten bugüne bize pompalanan bir tehdit algısı ile herhalde ilgisi var. Ve görür görmez bu yüz tanıma bölgesi yüzünden bir yerlere mi atıyoruz birbirimizi acaba?

Aslında bu kadar basit bir mekanizma ile açıklanabilir bir şey değil. Yüz tanımak masraflı bir iştir, kolay değil. Yüz tanıma bölgesi, bizim duygusal merkezimiz olan amigdala ile doğrudan ilişkili. Mesela annenizi gördüğünüzde vücut stres düzeyiniz artar, heyecan yaparsınız, tanıdık yüz duygusal olarak kodlanır. Dolayısıyla tanıdık bir yüz yakalandığında hemen duygusal sistem uyarılır ve duygusal bir reaksiyon verirsiniz. Bu müsbet veya menfi olarak zaten orda çalışıyor, fakat burada insanlara bilişsel olarak yüklenen sahte kodlardan bahsetmek lazım. Bunlar değişebiliyor, diyelim amigdalanın korku tepkisini ya da heyecanlanma tepkisini, annenize karşı verdiğinizde, bir beyin hasarı olmadan ortadan kaldırmanız çok zor. Bunu değiştiremezsiniz çünkü bu yaşamsal, temel ve bütün memelilerde bulunan bir devredir. İnsana küçüklüğünden beri yetiştiği çevrede pompalanan şeyler var; mesela ben kendimi öyle önyargılar içinde yakalıyorum ki bazen dehşete düşüyorum. Bu devreler sorgulamadığımız kültürel bir bagajın ürünüdür ve aynı sistemi kullanıyor aslında. Daha bilişsel bir olay: siz mesela dünya görüşünüze hiç uygun olmayan bir söz, bir kıyafet gördüğünüzde hemen amigdalanıza bir sinyal gidiyor; amigdala vücudunuza sinyal etkilerini basıyor ve siz bir anda geriliyorsunuz. Fakat bu devre bir fobi devresi kadar kuvvetli değil. Fobiler de böyle çalışır, çok uzun bilişsel fobi terapilerinde özellikle, ama bu tip devreler insanda basit bir öğrenme sonucunda değişebilir. Basit bir bakış değişikliği sonucunda değişebiliyor o yüzden bunlara sabit, yapışıp kalmak affedilmez bir hatadır. İnsanı insan olmak dışında etiketlemeyi düşünmek, aydınlık ya da doğruya taraf zannetmek insanoğlu için affedilmez bir suçtur. Bütün gelenekler, masallar bunu söyler. İşte canlı serüveninden gelen, buna insanî tarafı da diyebiliriz, belki aynen bahsettiğimiz bu refleksler ile çalışır. Benzeri seç, konfor ara, sorundan kaç, arıza çıkarma… Ama insan tarafımız da der ki: bir dakika bunu nerden biliyor? Ben bunu nerden öğrendim? Bu doğru mu, değil mi? Şüphe duyar, sonra bütünü görmeye çalışır, kendine verilmişlerin dışına çıkmaya çalışır. İnsanı farklı yapan en önemli özellikler budur. Bana bu verildi ama bekle bakayım benim din diye inandığım şey bu mu? Toplumsal olarak verilen kural doğru mu? Bunları sormaya başladığımız zaman insanlık macerası başlıyor. Dolayısıyla bu devrin değişmesine, daha doğrusu bizim devir değişmesi dediğimize bence eskiler hidayete ermek diyorlardı. O gerçekten bir nasip işi, insanların da durup dururken bunu düşünmesi nimet. Zaten eğer onu yapamıyorsak işte o zaman devre değişmiyor. Dolayısıyla ömür boyunca bazen başkasının önyargıları bize saçma sapan gelebiliyor. Dışarıdan saçma sapan şeyler için ömrümüzü heba edebiliyoruz ama insan olmanın zaten en zor tarafı, bu bilişsel yüklemelerle gerçekleri ayırt edebilmek. Bu da çoğu zaman ömür boyu süren bir macera.

Son olarak kutuplaşmış bir ülkede ekvatorlara, merkeze davet ediyorsunuz bizi. Farklılıkların zenginliğinde buluşmak nasıl bir şey?

Çok dinlendirici bir şey; yeter ki bir kilit var, onu bırakalım. O kilit de şu: Bir pirimad refleksi vererek sizden farklı ya da inançlarınıza aykırı bir şey söyleyen insanlara otomatikman gıcık oluyorsunuz. Onlar sizi strese sokar. Zaman içinde çok kısa yoldan öğrenilebilen bir şey var: Benim ile aynı şeyleri söyleyenleri değil de benden farklı şeyler söyleyen insanları dinlemeye karar veriyorum dediğiniz anda hayatınız değişiyor. Mesela bunu özellikle dindar arkadaşlara çok söylüyorum, dindarsanız dine inanmayan ya da ateist olan insanları iyi dinleyin. Çünkü onlar hiç sizin soramayacağınız soruları soruyorlar ve soru yoksa cevap da yok. Oysa farklı düşünce tarzlarından istifade etmenin birinci yolu farklı bir şeyler buldun mu ona yapışmak. Bir süre sonra o insanların sizi öldürmediğini görüyorsunuz. Bizde ne var? Aman şunu yapma, aman hain olursun, aman kafir olursun. Sakin olun öyle hemen olmuyor bu işler. Eğer bir şeyler öğrenmek ile gidecek imanınız varsa bırakın gitsin, dönecekse sizindir. Korkarak öğrenilecek bir şey değil bu, bilişsel süreçlerde farklılık gördü mü gitsinler peşinden. Önce zor geliyor kendimden biliyorum, ama sonra onsuz yapamıyorsunuz. O da bir nevi bağımlılık. “Bulunduğunuz odadaki en zeki insan sizseniz eğer, muhtemelen yanlış odadasınız.” Sürekli bütün tartışmaları ve argümanları kazanıyorsanız zihniniz ölüyor demektir. Tartışma zaten bilgi alışverişi için güzel bir yol değil. Çünkü insan fikrinin değişimi zor ama yenildiğiniz tartışmalar, sizi şüpheye düşüren argümanlar çok kıymetli. Onlar size bir şey öğretiyor, dolayısıyla bu bir cesaret ve özgüven sınavıdır. Ne kadar farklı fikre açıksanız o kadar kendinize güveniyorsunuz demektir. Burada özgüven sözcüğünde sevgili Sinan Yaman’dan bir alıntı ile tekrar edeyim: “Özüne güvenmek anlamında alınmak lazım.” Yani benim özüm bozulmaz, fıtratım iyi deyip buna güveniyorsanız dünyada korkacağınız bir şey yoktur. İnsanlık bu, ben de çözmüş değilim, kimse de kolay kolay çözemez. Ama bu yolda gitmek İbrahim’in ateşine su taşıyan karınca misali işe yarar…