MODERN PSİKOLOJİDE İLİŞKİ KAVRAMI VE TRANSPERSONAL PSİKOLOJİ

4897

Psikoloji; canlıların duygu, düşünce ve davranışlarını inceleyen bilim dalı olarak tanımlanmıştır. Günümüzde çalışma alanı son derece genişlemiş bir bilim olan psikoloji, insanın olduğu her alanda kendini göstermeye başlamış, trafikten spora, iş dünyasından sağlığa birçok sahada kendine yer bulmuştur. Tıbbi bir ihtisas alanı olan psikiyatri ile ortak çalışmalarını ise klinik psikoloji alt dalı aracılığıyla yürütmektedir.

Yazımıza konu olacak olan psikoterapi yöntemleri, klinik psikolojinin çalışma sahasına girmektedir. Psikoterapi, kimi zaman diğer tedavi yöntemlerine ek olarak kimi zaman da alternatif olarak kullanılmaktadır. Şimdi günümüz terapilerinden bahsetmeden önce, bilim tarihine kısaca değineceğiz.

Newton fiziğinin neden-sonuç ilişkisi içerisinde, evrendeki oluşumları açıklama çabası insanlığa 3 temel yasa armağan etmişti. . Böylece insanlar bugün gelinen noktada arabalarına binip, göğü delen iş yerlerinden, göğü delen evlerine gidebilir hale gelebildiler. Sadece bu değildi fiziğin bahşettiği, o ayrıca gerçekliğin ‘artık’ görülebilir, sınanabilir ve denetlenebilir olduğunu da söylemişti. Aslında doğrudan bir gerçeklik tanımı yapmamış, bunu felsefenin sınırlarına bırakmış, kendisi sadece ölçebildiği nicelikleri kapsamına dahil etmişti.
Yani “hakikat” fiziğin, böylece bilimin de muhatabı olma şansını yitirmişti.

İnsanoğlu için bilinmezliklerle dolu olan, kontrol edilemeyecek kadar güçlü olan evren, artık hükmedilebilir bir hal almaya başlamıştı. Uzayın derinliklerinden, insan bedeninin en küçük hücresine kadar her bilgi erişilebilir olmuştu. Bilimsel bakış açısı tüm alanlarda egemenliğini ilan etmiş, yine neden-sonuç ilişkisi “insan ve davranışlarını” anlamak için de mihenk taşı olmuştu.

Böyle bir dönemde cinsel dürtülerin, bastırılmış arzuların; nevrozların temel nedeni olduğunu iddia eden bir bilim adamının tezinin kabul görmesinin kolay olması beklenemezdi. Freud, bunu fark etmiş olacak ki kuramına sımsıkı sarılmış ve onu tüm çevrelerde genel geçer bir paradigma haline getirmeyi kendine vazife edinmişti. Uzun ve mücadele ile dolu bir ömrün sonunda, Freud bunu başarmıştı.

Ne var ki Freud ile güçlü bir bağ kurmasının ardından fırtınalı bir kopuşla ondan ayrılan Carl Jung, onunla aynı fikirde değildi. Freud’un kuramı ona göre anlamlı ama eksikti. İnsan tasavvurunun daha kapsamlı ve daha az nedensel olması gerektiğini söylüyordu Jung.
Ve libidonun cinsellik ve saldırganlığın ötesinde bir enerjiden müteşekkil, kendini gerçekleştirme sürecinin yakıtı olduğunu düşünüyordu.

Einstein ile Zürih’te kaldığı günlerde yaptığı uzun sohbetler sayesinde, zaten çok ilgilendiği modern fizik kuramları hakkında daha da donanımlı hale gelmişti. Psişenin ve neden olduğu değişimlerin enerjideki dönüşümle açıklanabileceğini düşünüyordu. Newton’un yasalarıyla açıklanamayan atomaltı dünyası çalışmaları başka bir boyut kazanmış, deterministik yaklaşım yerini olasılıkçı teorilere bırakmak zorunda kalmıştı.

Jung, bunu fark etmiş olacak ki benzer bir yaklaşımı kuramına uyarlamaya çalışmış ama belki de bu değişimin düşünce dünyasında oluşturacağı devrim için fazlaca öngörülü davranmıştı.

Evrensel imgelere arketip adını vermiş, bu arketiplerin her birinin kendine has enerji alanları olduğunu tanımlamıştı. Bilincin, burada oluşan komplekslerin etkisinde kalarak davranışları yönlendirdiğini iddia ediyordu. Enerji dağılımındaki asimetrinin, bilinçdışı ile temas sonucu düzenlenebileceğini vurguluyordu.

Sadece bunlardan ibaret değildi iddia ettikleri. Jung, bilim dünyasının onu afaroz etme riskini göze almış ve görünmeyen nedensellik bağları ile evrendeki her şeyin birbiri ile bağlı olduğunu da iddia etmişti. Buna “senkronizasyon” adını vermişti.

Ve şöyle diyordu “Bir insanın yaşamındaki bütün olaylar, temelde farklı türden iki bağlantı içindedir. İlkin nesnel olan, doğal sürecin nedensel bağlantısı; ikincisi yalnızca onu yaşayan birey ile ilişkisinde var olan öznel bağlantı. Dolayısıyla, bu bağlantı, bireyin düşleri kadar özneldir. (………).

Nedensel zincirler ya da boylamlar üzerindeki eşzamanlı noktaların anlamlı denk gelişleri temsil ettiği düşüncesi, ancak ilk neden gerçekten ‘bir’se kullanışlı olurdu. Ama ilk neden ‘çokluk’sa, Schopenhauer’un bütün açıklaması çöker. Üstelik, ilk nedenin çokluk olması birlik olması kadar olasıdır. Ayrıca doğa yasalarının olsa olsa istatistiksel bir geçerliliği olduğu ancak yeni yeni kavradığımız bir olgudur. Bu olgu belirlenemezciliğin kapısını açık tutmaktadır. Ne felsefi düşünce ne de deney, bu iki tür bağlantının düzenli ortaya çıkışı bakımından bir kanıt sağlayamaz.Bu bağlantı içinde, aynı şey, hem nesne, hem de öznedir.” *

“ Bu durumu, “Belirsizlik ilkesini” öne süren fizikçi Werner Heisenberg ise şöyle açıklamıştı:

‘Gözlemci, gözlediğini sırf gözleme eylemiyle başkalaştırır. Bu ise şuurun fiziki evrende rol oynadığının kabulüdür. Yeni fiziğin ortaya koyduğu en şaşırtıcı gerçek budur. Yeni fiziğe göre, bir fizikçinin aynı yöntem ve araçları kullansa bile diğer fizikçilerin deney ve gözlemlerinin aynısını elde etme zorunluluğu yoktur. Çünkü deney gözlemcinin şuuruna tabidir.

Bu nedenle ‘gözlemci’ değil ‘katılımcı’ vardır denmektedir. Atom altı fenomenler parçacık ve dalga özelliğinden dolayı önceden kesinlikle tahmin edilememekte birde katılımcı faktörü eklenince ancak belli olasılıklardan söz edilebilmektedir. Yani Alice Harikalar Diyarını ya da Bin bir Gece Masallarını andıran bu sihirli dünyada önceden bilirlik olamaz. Katılımcı etkin bir güçtür ve insanın katılımcılığı ne yönde kullanacağı bir anlamda hem bireysel hem evrensel geleceğimizi oluşturur.’”**

Benzer dönemde temelleri atılan, terapi ekollerinden olan varoluşçuluk ise “katılımcılığı” terapinin merkezine koymuştur. “Varoluşçu psikoterapide tedaviye gelen kişiyle terapist arasında gerçek bir ilişki yaşanır. Terapist, tedaviye gelen kişinin ilişki alanının önemli bir parçasını oluşturur ve ancak onun dünyasına ‘katılarak’ onu anlayabilir” denmektedir.

Yazımızın merkezinde yer alan Transpersonal Psikoloji ise, insanın bir “aşkınlık” potansiyeli taşıdığına yönelik vurgusu ve buna bağlı gelişen “ilişki ihtiyacı”nın öneminden bahsetmektedir.

İslam tasavvufundan ilham alarak geliştirilen yeni bir ekol olan “Hâl Psikolojisi” ise insan tasavvuruna kaybettiği şanı geri vermekte ve onu nedensellik esaretinden kurtarmaya çalışmaktadır.

Özüne ve etrafındaki her şeye yabancılaşan günümüz insanı bunalmakta, çareyi ise psikolojide aramaktadır. Psikoloji , bir bilim olarak saygınlığını koruma çabası içerisinde laboratuardaki gücünü pekiştirmekle meşguldür. Dikkat, bellek ve algı gibi güncel konularda erişilen bilgi göz kamaştırıcıdır ve artık insanların ruhsal problemleri cihazlar aracılığıyla tespit edilmekle kalmayıp, cihazlarla tedavi de edilebilecektir. Peki neredeyse her zaman bir “ilişki problemi” olarak nüvelenen psikopatoloji, ilişkisiz tedaviler sayesinde son bulabilecek, insan ruhu aradığı şifayı bu cihazlarda bulabilecek midir?

Hâl psikolojisinin kurucusu Psikiyatrist Mustafa Merter, modern insanın tek kanatlı kuş misali “hakikat”le karşı karşıya geldiğini ve diğer kanat olan “kalp”in devreye girmeden bu karşılaşmanın tamamlanmasının mümkün olamayacağını dile getirmektedir.

Başta batı dünyası olmak üzere, uzun yıllardır yaptığı terapilerde gözlemlediği kaygılı insan profilindeki temel eksikliğin “gerçek ve kalbî ilişki” kurmakta yaşandığını belirten Merter, tanımladığı dört temel ilişki kategorisindeki düzelmelerin kişide varoluşsal bir sıçrama meydana getirdiğini gözlemlemiştir.

Hâl psikolojisine göre, tıpkı quantum fizikte olduğu gibi kainattaki her şey birbirine bağlıdır. Bu bağ doğrudan ölçülebilir, formulize edilebilir bir bağ değildir ve zaten bunun yapılmasına gerek de yoktur. Nitekim insan yaşantısı bu tecrübelerin en büyük delilidir.
Kurama göre, bütün insanlar yaratılırken onlara Allah tarafından üflenen bir ruh parçası vardır ve bu parça hayatımız boyunca ona ulaşmamız için içimizde saklı kalır. Onunla “ilişki” kurmadığımız dönemlerde, kendimizle münasebetimizin belirli bir düzeyden öteye geçmesi pek mümkün olmamaktadır. Ve “can potansiyeli” dediğimiz bu İlahi parçamız, “latif hâller” olarak tanımlanan bazı günlük deneyimlerde bize kendisini hissettirmektedir.

 

Yeni doğan bir bebeğin masumluğunda, bir günbatımı esnasında yahut bir çiçeğe bakarken “can”ımızla irtibata geçeriz. Yaşadığımız bu latif hâllerin ve kaygı, korku, öfke gibi durumlarda yaşayamadığımız hâllerin nedeni “can”ımızla ilişkimizdir.

Bedenlerimizin ötesinde canlarımız arasında kurulabilen bir bağ vardır ve onun varlığının farkına varılması bile yaşamın anlam kazanmasına yetebilecek bir önem taşımaktadır, çünkü canların dünyasında gerçek ilişki vardır.

Hâl psikolojisi, modern paradigmanın doğrularıyla kadim bilgeliği birleştirme çabasında olan yeni bir ekoldür. İnsanı ve patolojilerini tanımlarken, onu bir bütün olarak ele almanın önemine inanmış, insanın alt bilinçdışı dinamikleri olduğu gibi, üst bilinçdışı dinamikleri olduğuna da vurgu yapma çabasındadır. İlişki kurmanın iyileştirici doğasının üzerinde ısrarla durmakta, insanı kendisi ve kainat ile bağ kurmaya davet etmektedir.

Psiko – Analist & Yazar R. BERİN TUNCEL
2013

Kaynaklar :
(*) Jung, C.G., Eşzamanlılık, Çev: Özşar L., Biblos Yayınevi,2009
(**) http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/HTMLdosya1/Spirituel-1.htm
(***) Geçtan, E., Varoluş ve Psikiyatri, 2002
Merter, M, Dokuz Yüz Katlı İnsan, Kaknüs Yayınları, 2009
1 : Merter, M. İle Sohbetler

 

#psikoloji #tranpersonelpsikoloji, #physıchology ,#nefspsikolojisi, #quantum, #Newton, #Schopenhauer , #Jung, #Werner Heisenberg ,#Freud , #İlişki Sorunları,#Farkındalık, #kadın psikolojisi, #Mustafa Merter,# Maneviyat Psikolojisi,#kendilik algısı, #Keşif
# İletişim Sorunları,#Annelik Psikolojisi