Kendi Şarkını Söyle!

Berin Tuncel

“Tüm ödevleri eksiksiz yapmaya alışkındı. Okuldan eve döndüğünde üzerini özenle değiştirir, kısa boyu yetmemesine rağmen bir şekilde mutfak tezgâhına uzanır ve yapılması gerekenleri yapardı.

Ofisin en yoğun olduğu günlerden birinde, kısa bir kahve molasında; camdan dışarı bakarken geçiyordu bunlar aklından. Diğer arkadaşlarını inceliyor; aynı işi yapan insanların aslında ne kadar farklı olduklarını düşünüyordu. Bazıları mükemmeliyetçiydi, kendisi gibi. Bazıları ise öylesine gelmişti sanki dünyaya, geçerken uğramış gibilerdi.

Neden diye sordu kendi kendine. “Neden bu kadar zor olmak zorunda?”

Terapistinin söylediği o cümle çınladı kulaklarında, geçmişten; çok gerilerden getirdiği derin bir suçluluk duygusu ve onu telafi etmek adına öğrendiği yöntemler…

Mükemmel bir iş kadını olursa, hisleri değişir sanmıştı. Şimdi, pek çok gencin ulaşma hayali kurduğu bu ofiste durmuş düşünüyorken ne de komik geliyordu her şey. Başarı, başarı, başarı…

İnstagram’da hayranlıkla izlediği o kadın geldi aklına. İşi gücü bırakıp, bir köye yerleşen. Doğanın kalbinde…

“Ne büyük cesaret ama!” dedi.

Ona göre değildi. Zira gitmek de bir tür yenilgiydi… Başarısızlıktan korktuğu kadar ne vardı ki şu hayatta korkulacak…”

 

Bir önceki yazımda “Kadın Olmak Suç mu?” diye sormuştum. Bu soruyu sormak bile büyük bir cesaret gerektirirken, cevaplamak da kolay olmadı şüphesiz.

Günlük hayatımız akıp giderken, dünyayı alıştığımız pencerelerden görmek rahatlatıcıdır. Çoğumuz; sorgulamayı, bizi içine alan düğümleri çözmeye adım atmayı tercih etmeyiz. Bunun getireceği sorumluluk ürkütücüdür.

İnsana dair meseleler konuşulurken, sebep-sonuç ilişkisinden bahsetmek çok zordur. Çoğu zaman da anlamsızdır. Zira insanı meydana getiren bileşenler arası ilişkiler öylesine karmaşıktır ki neresinden tutsanız yarım kalır.

İnsanı, sebep-sonuç olmadan da anlamak pek mümkün değildir zira pek çok sonucun altında gizli sebepler saklanır. Burada belki de en iyi yöntem, bakış açısını esnetmek ve daima “görme ve anlama” çabasında olmaktır.

Kadınları, erkeklerden ayıran en önemli özelliklerden biri hiç şüphesiz döngüsel doğalarıdır. Kadın bedeni her ay bir döngüyü tamamlar ve aslında “doğma-büyüme-ölme-yeniden doğma” aşamalarını yaşar. Bu ise kadını, sonuçlardan çok süreçler konusunda yetkin kılar.

Kadın olmak suç mu diye sorarken, hem geçmişten getirilen kişisel yükleri hem içine doğduğumuz kültürün dayatmalarını hem de günümüz koşullarının zorlayıcılığını vurgulamıştım.

Şimdi ise bütün bunların, bizi aslî doğamızdan; yani döngülerin, süreçlerin, sebep-sonuç ilişkisi içerisinde boğulmadan da anlamlı olabilen deneyimlerin doğasından uzaklaştırdığını, bu nedenle de kadınsal organlardaki hastalıklarla dışarı vurulan sorunların meydana geldiğini vurgulamak istiyorum. Büyük ve uzun zamanlar boyunca oluşan sorunların, anomalilerin kısa sürede düzelmesini beklemek makul olmasa gerek. Şüphesiz her sorunun, kendi çapı ile orantılı bir çözüm sürecine ihtiyacı var. Ama bu uzun süreç, bizi umutsuzluğa sürüklememeli.

Sosyal medya hesabımdan yaptığım canlı yayınlarda, bir tür terapötik sohbete dönüşen konuşmalarımda hep aynı şeyi vurguluyorum ve izleyicilerimden de benzer dönüşler alıyorum:

Peki, nasıl?

Peki, ne zaman?

Eğer doğuştan getirdiğimiz bir anomalimiz yok ise yaşam koşulları bizi kendimizden uzaklaştırmışsa, geri dönebileceğimiz bir aslî tabiatımız var demektir.

Akordu bozulan bir müzik aletinin düzelmesi gibi çıkardığımız sesteki garipliklerin giderilmesi ve kendi şarkımızı söylememiz mümkün demektir.

Kendi şarkımızı söylememizin ilk ve en önemli adımı, kendi sesimizi duymaya başlamamızdır. Kendi sesimizi duymak içinse, bazen kısa bir kahve molasında içimize çekilip; ne hissettiğimizi ve neden böyle hissettiğimizi kendimize sormamız gerekir.