III. Milli Kültür Şurası Ardından : Kadın, Kültür ve Kimlik

FullSizeRender(1)

( Çok değerli bilim insanı Sosyoloji Profesörü Beylü Dikeçligil Hocam ile…)

Kadın hayattır. Kadın, yaşam tarzıdır. Kadın, kültürdür. Kadın, kimliğin kökenidir.

Nitekim dilimize Fransızca’dan giren kültür kelimesi, ekip, biçmek; terbiye etmek gibi anlamları da ihtiva etmektedir.

Herhangi bir konuyu ele almadan önce, o konuya dair bir çerçeve çizebilmek gerekir. Ve çerçevenin içerisini doldurarak derinleşmek, bizi doğru noktaya götürecektir.

Kültürün, tevarüs edilen bir birikim oluşu kadar üretilen hatta kullanılışı çok sevilmeyen hali ile bir yaratıma dayanışı göz önüne alınmaksızın değerlendirilmesi eksik olacaktır.

Kültürün bir yaratıma dayanması ise bizi şüphesiz yaratıcılık edimine götürür ve böylece insanın yaratıcılığının gelişimi ve durağanlaşmasını ele alabilir hale geliriz. İşte şimdi, kadının yaratıcılığın ve hayatın membaı oluşu gerçeği ile karşı karşıyayız.

Toplumların kadına dair tutumları, kadına yükledikleri anlam; onların hayatla kurdukları münasebeti ele verir. Kadının asli yapısını ve topluma yapacağı asıl katkıyı yok sayan bir zihniyet onu indirger ve asli tabiatından uzaklaştırarak besleyici kanallarını kurutur. Neticede karşımıza öyle gibi görünen ama aslında o olmayan bir kadın çıkar.

Bir hamuru, bir çamuru ve bir insan yavrusunu yoğuran kadının; içsel zenginliğine güvenmeyi bırakması onun tadını kaçırır. Üretimin, yaratımın ve bu birikimin topluma yansıması olan kültürün merkezi olan kadın ruhu kodlarında saklı potansiyeli başka alanlara yönlendirerek tüketmeye başlar. Kendini, değerlerini, güzelliğini, diğerlerini…

Bu tüketimden payını maneviyat bile alır. Tekrarlanan ama tat vermeyen ritüeller altında ezilen manevi dünyanın canlanması kadının kendine dair bir uyanış yaşamasına bağlıdır.

Erkekleri dışarda bırakan yahut cinsiyetlere göre sınıflandıran bir yazı değil kaleme aldığım. Bahsi geçen kadın, psikolojik bir varlık olarak her erkeğin içinde de yaşamaktadır zira. Erkek de içindeki kadına erişimi nispetinde zengindir mânâca…

İçine doğduğum kültürde kadın değerli değildi. Söylemde kutsanan, eylemde kullanılan bir varlık idi. Kimliğe rengini veren kadının kemikleşmesinin, içinde yaşadığım toplumun katılaşmasına sebep olduğunu anlamam uzun zaman gerektirdi.

Yaratılışından getirdiği yeteneklerin ve değerin karşılığını toplumda bulamayan kadınların, erkekler üzerinden devşirdikleri güç ile var olmak zorunda olmaları bizi kaskatı kesmişti. Ve bu katı dünya içerisinde verdiğimiz çetin savaşın nedenini kadınların görünümü olduğunu sanmıştık uzunca zamanlar… Oysa aslında öyle değildi…

Bilakis hiç görünmeyen, göze gelmeyen ama hepimizin “hissettiği” bir korku coğrafyasından bahsediyorum. Neşesini, canlılığını, üretkenliğini, dinamizmini yitirmiş; gücün ve aklın egemenliğinde gri bir toplumsal durumdan.

III. Millî Kültür Şurası Aile ve Kültür komisyonunda pek çok şey söyledim bana tanınan zaman diliminde ama en çok söylemek istediklerim bunlardı belki de…

Konuşmamız gereken kültürel iktidar değil, kültürel rahim olmalıydı. Çünkü gerçek büyüme ve gelişim, yaratım ve tasarım ancak ve ancak rahim gibi kuşatıcı koşullar altında gerçekleşebilir. Yitirdiğimiz bilgelik, statükoya kurban verdiğimiz anneliğin sırrı da işte tam burada.

Kadın asli tabiatına döndüğünde, toplum kadına kendi olma fırsatı verdiğinde çoraklaşmış ruh ikliminin yeşermesi an meselesidir.

Kendi olamayan bireyler, kimlik sahibi bir toplum meydana getiremezler. Kendini aşamamış bireylerin oluşturduğu topluluklar, aşkın değerler üretemezler.

Dünyanın iyiliği için Türkiye diyen her fert, Türkiye’nin iyiliği için kendine dönmeli; muhtaç olduğu kudreti damarlarındaki asil kanda tez vakitte bulmalıdır.