Aramızda Kalsın Ama…

Bir sabah uyandınız ve şehrin en prestijli dergilerinden birinde sizden bahsediliyor. Geçmişte ne kadar sorunlu bir insan olduğunuzdan ve çocuğunuzun hayatını mahvettiğinizden!.

Nasıl hissederdiniz?

yaya1

2002 yapımı Sandra Bullock’un başrolde olduğu bu filme (Divine Secrets Of The Ya-ya Sisterhood) denk geldiğimde, böyle bir yazıya ilham olabileceğini düşünmemiştim.
Anneler ve kızları arasındaki çatışma söz konusu olduğunda duyarlığımın arttığını saklayamam. Çalışmalarımda hep merkezde olan “anne ve ilişki” kavramlarını böyle sevimli sevimli anlatan bu film üzerinden hepimizin tanıdığı ama çoğumuzun “tanımazdan geldiği” bir duygudan bahsetmek istiyorum.

Anne (Vivi), dindar bir annenin kızı olarak dünyaya gelir. Vivi’nin annesi, Sidda’nın anneannesi olan bu kadın kap katı bir dünya görüşüne sahiptir. Zamanla büyüyen ve güzelleşen “erkeklerin ilgisini çeken” kızı Vivi’yi halinden-tavrından ötürü günahkarlıkla suçlar.

Babasının çok büyük bir sevgi beslediği neşeli, hayat dolu, çılgın ve çok güzel bir genç olan Vivi aşık olur ve nişan merasimi esnasında babası ona çok büyük bir elmas hediye eder. Yüzüğü parmağına takan Vivi’ye yaklaşan annesi “bunu ona nasıl yaptırabiliyorsun, anlamıyorum” der ve o gece uyumadan önce kızının odasına gelerek yüzüğünü almaya çalışır, ona “günahkarsın” diyerek bağırır.

Annesinin hastalıklı kişiliğinin gölgesinde büyüyen Vivi ve 4 arkadaşı (Ya-ya kardeşliği grubu) yetişkinliklerinde keyifli bir yaşam sürer, çocuklarını birlikte büyütürler. Ne var ki zamanla artan çocuk sayısı ve iş yükü Vivi’yi çok yorar. Sürekli ondan bir şeyler isteyen birileri vardır çevresinde. Çok sevmesine rağmen, çocukları ona ağır gelmeye başlamıştır.

“Özgür olmak istiyorum” diyerek günah çıkarır rahibe.
Bununla kalmaz, zamanla alkol bağımlısı olur ve günün birinde çocuklarının hepsi aynı anda hasta olduğunda, hepsi anneee diyerek kustuklarında bir kriz geçirir. Çocuklarının hepsini “sizden nefret ediyorum” diyerek döver.

Sonraki yıllar tedavi ve pişmanlıkla geçer.
Bir tiyatro yazarı olan kızı Sidda’nın Time dergisinde kendisinden öfkeyle bahsettiği anne Vivi’nin gerçekte kim olduğunu ilerleyen sahneler gösterir. Sidda, yıllarca terapiye giderek “yaralı çocukluğunu” iyileştirmeye çalışmıştır. Ama başarılı olamamıştır. Sonunda da annesini dünyaya rezil ederek ondan bir tür intikam almıştır.
Dergi haberinin ardından araları iyice açılan anne-kızın arasını düzeltmek için “Ya-ya”arkadaşları duruma el atarlar, kızı Sidda’yı alıp bir dağ evine götürürler ve birlikte geçmişe yolculuk yaparlar. Biz bu sırada; Vivi’nin ne kadar sıra dışı ve mükemmel bir anne olduğuna, çocukları ile kurduğu iletişimin gücüne tanıklık ederiz.
Kızı, hikayenin eksik taraflarını öğrendikçe annesine yakınlaşır ve onu affeder. Onu öfkelendiren anılarının arka planını kavradıkça sakinleşir. Vivi, çocuklarına zarar vermemek için onlardan uzak durmayı seçmiştir…
Sidda gerçekleri görür ve kabullenir. Vivi, kızı ile gerçek duygularını konuşur ve yüzleşirler. Son sahnede, özel bir Ya-ya töreniyle Vivi ve kızı Sidda bütünleşirler.

Kadın kadına kurulan mistik bağların sevimli bir örneğini izleriz. Anne ve kız, bağımlılıklarından kurtulmuş ve birbirlerine bağlanmışlardır.

***
Buraya kadar sıkılmadan okuduysanız, ne diyeceğimi gerçekten merak ediyor olmalısınız. Aramızda kalsın ama çok önemli şeylerden bahsedeceğim! Zirâ bu konulara dokunan pek kimse yok etrafta.
-Anneler, var etme özelliği gibi yok etme özelliği de taşırlar.

– Anneler melek değildirler, insandırlar. Ve insanların muhteşem özellikleri olduğu gibi korkunç yanları da vardır.

-Bir kadın, hayatı boyunca kendine kör yaşayabilir. Kendi kızından, kendi yaşayamadığı hayatını yaşadığı için -veya başka nedenlerle- nefret edebilir. Bu duygusunu başka şeylerle örtebilir.

-Bir kadın olmakla, anne olmak “çok farklı” şeylerdir.

-Her kadın, bütün rollerinin yanında “kadınlığını” da yaşamak ister.

-Bir anne, bastırdığı öfkesini dini inançlarla birbirine karıştırabilir. Yersiz müdahaleler yapabilir.

-Başka bir anne, sadece “kendine ait zaman” üretemediği için hayatını mahvedebilir.

-Başka bir anne, çocuklarının “onun özgürlüğünü elinden alan” nedenler olduğunu düşünerek öfkesini ve
engellenmişliğini çocuklarına yansıtabilir.

-Bir kadın, kendi annesi ile yaşadıklarından korktuğu için anne olmaktan korkabilir.

-Bir kadın, aşık olduğu ve mutlu olabileceği bir adamla ilişkisini; annesi gibi bir anne olmamak için sonlandırabilir.

-Bir çocuk, her zaman annesi ile ilgili gerçek olmayan hikayeler yazabilir. Bir anne, ne kadar mükemmel olursa olsun çocuğu onda eleştirecek noktalar bulabilir.

-Anneler ve kızları bütün bu çatışma dolu duyguları yaşadıkları halde, dışardan her şey mükemmelmiş gibi görünebilir.

-Dile gelmemiş, ifade edilmemiş her duygu sahibini takip eder.

-Hayatta çok az şey “göründüğü gibi”dir.

-“Anne” her insanın içinde yaşam boyu süren bir semboldür. Kendi olabilmek isteyen her insanın, içindeki anne sembolünden özgürleşmesi gerekir…

Ne dersiniz?

Bence artık bunlar “aramızda kalmasın” hatta artık “duymayan kalmasın!..”

*Bu yazı 19 Ekim 2016 tarihinde www.aysha.com.tr’de yayınlanmıştır.