Neşesiz Mütedeyyinler

 

11150145_981661865201295_7295640248363002173_n

Yaşadığımız çağ, sembollerin ve anlamların yapıbozumuna uğradığı, yeniden tanımlanmaya mahkum olduğu bir çağ. Kimlikler ve inançların da bundan nasibini alması ise kaçınılmaz.

Büyük resme baktığımızda görebildiğimiz bu çözülme, hayatlarımıza nasıl yansıyor? Evliliklerimize, aile ilişkilerimize, ebeveynlik stilimize, eğitim ve iş hayatımıza, arkadaşlıklarımıza ve sosyal medya hesaplarımıza…

Çözülüyoruz. Bizi, birbirimize bağlayan bağlar, değer yargılarımız çözülüyor. Ve bu bağımsızlık mı, bağımlılık mı adını koyamıyoruz. Korkuyor, isimler arıyoruz. Sorunları tanımlamaya çalışıyor, böylece çözeceğimizi sanıyoruz.

Kıymetli kimi köşe yazarları, bir süredir ‘mütedeyyin kızlara dair’ yazmaya başladılar. Daha doğru bir ifade ile, hanımları anlama çabası güden bir dille yazmaya başladılar. İslami hassasiyet taşıyan genç hanımların daha üretken ve neşeli olmalarına karşın, bu camianın erkeklerinin böyle olamadığına dair eleştirilere de yer verdiler.

Geçtiğimiz günlerde ise bir okur mektubu yayınlandı. Akademisyen bir hanımefendi, neşeli değil, kederli olduğundan ve bunun nedenlerinden bahsediyordu.  Günümüzde mütedeyyin erkek ve kadın ilişkilerindeki açmazlara değinerek…

Hem ülkemizin, hem de dünyanın içerisinde bulunduğu koşulları göz ardı ederek yapılacak olan tüm değerlendirmelerin yetersiz olacağı kanaatindeyim. Bu kanaatimi pekiştiren bazı noktalara müsadenizle değinmek isterim.

Yazının başında bahsi geçen çözülme, kendimize ve ideal tanımımıza dair algımızı da etkilemiştir kanaatimce. Bu nedenle ‘ideal evlilik, ideal eş, ideal birliktelik’ gibi tanımlar daha da muğlaklaşmış, zaten ‘ne istediğini tam olarak bilmeyen genç insanlar’ için durum daha da karmaşıklaşmıştır.

Yapmamız gereken şeylerden biri, idealize ettiğimiz karikatürü belirginleştirmek ve tam olarak ‘neyi? niye?’ istediğimize karar vermektir.

  • Hanımefendilerin beyefendilerden beklentileri nedir, ve günümüz imkanlarında bunların gerçekleşmesi ne kadar mümkündür?
  • Beyefendilerin beklentileri nedir ve hanımefendilerin bunu gerçekleştirmesi ne kadar mümkündür?

Okur mektubundan yola çıkarak izah edecek olursak, hanımefendi ‘özgüvensiz duruş’tan yakınmış ve babası gibi ‘güven veren’ bir duruşu göremediğinden bahsetmişti. Bu okumayı yanlı kılan şey, baba figürünü çocuk gözü ile okuyup, eşi de bu noktadan yorumlamak olabilir mi? Annelerimize sorduğumuzda babalarımızı bizim gördüğümüz kadar güçlü ve kusursuz görebilirler mi?

Kimi mütedeyyin kalem sahiplerinin, böylesi mühim bir meseleyi gündeme getirmek ve çözüm üretmek adına attıkları adımlar ise ister istemez insanı şaşırtıyor. Hanımefendilerin kendilerini bir antitez olarak ifade etmek için seçtikleri ‘reçel sembolizminden’ erkekleri eleştirmek adına seçtikleri ‘conta tamiri olgusuna’, beyefendilerin tesettürü okumak adına kadını tektipleştiren ve baskılayan dillerini enteresan kısa filmlerle yaygınlaştırma çabalarına, parmak sallamaktan ve ‘ah geçmiş güzel günlerde ne de edepli, ne de ahlaklı idik’ diye hayıflanmaktan bir adım öteye gidemeyen kalem sahiplerine, hayretle bakıyorum.

Oysa insan, hayranlıkla bakmak istiyor. Karanlığın meşrulaştığı, zeminin kaypaklaştığı şu dönemde, en çok ihtiyaç duyduğumuz şey değil mi ‘akl-ı selim bir yol gösterici?’.. Hal böyleyken hayranlık duyabildiğimiz yegane alan olarak çocukluğumuz ve çocuklarımız bize rehberlik etmeye mecbur kalıyor.

Çocuklar, bize, fıtri temayüllerimizi anlatıyorlar. Kadınlık ve erkeklik rollerimizi, hem iç dünyamıza hem de sosyal hayata bakan tarafları ile yeniden düşündürüyor ve çözümün sandığımız kadar da zor olmadığını hissettiriyorlar adeta.

Fakat bu bakışı nasıl temellendireceğiz? Bunu biliyor muyuz?

Burada ve aslında bütün bu karmaşanın temelinde, mütedeyyin, muhafazakar, dindar insanların da ‘modern insan tasavvurunu içselleştirmiş’ olmalarının etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum. Biz Müslümanların, ‘kul, insan, eş, kadın, erkek’ gibi tanımları yaparken, neden bahsettiğimizi yeterince bilmediğimizi de sık sık gözlemliyorum.

Fıtratı tanımak için, bir ‘nefs topografyasına*’ ihtiyaç duyuyoruz. Bunun da hem kadim olana yaslanması, hem de modern olanla kıyaslanması mümkün olması gerekiyor.  Elimizde bir harita olduğunda, nereden gelip, nereye gittiğimizi ve ne kadar yükselip, ne kadar alçalabileceğimizi de bilme imkanımız doğuyor.

Bu imkan, ilişkilerde yaşanan çatışmaların kaynaklarını görmemizi de mümkün kılıyor. Böylece ikinci aşamaya geçebiliyor ve ‘kendimize dönebiliyoruz’.

Kültürümüzün en büyük eksiklerinden olan ve yine bence bahsi geçen sorunların temelinde yer alan diğer mesele olan ‘özeleştiri kültüründen yoksun olmak’ gerçeğimizi fark ediyor ve özeleştiri yapmaya başlıyoruz.  Sallanan parmaklarımız yere iniyor ve ellerimizi başımıza koyup düşünmeye başlıyoruz. “-Bana ne oluyor ki sizi böyle görüyorum.”  -Hadisi Şerif-‘ ve kendini kınamaktan korkan nefsimiz, levvame mertebesi ile karşılaştıkça, yaşam kalitemiz artıyor.

Peki nedir bu topografya ve onu nasıl tanırız? İnsanın, kendini bilmesi, kitaplarla mümkün müdür?

Özgüvensizlik eleştirisi yapmadan önce, hepimizin ‘öz’ den ve ‘güven’den ne anladığımızı ifade etmemiz şart. İslamı, bir entellektüel argüman olmanın ötesine taşıyıp, bir yaşam biçimi haline getirmek istiyorsak, insanı, islamın anlattığı gibi anlamak ve beklentilerimizi de buna bina etmek mecburiyetindeyiz.

Kadınlar ve erkekler olarak, içerisinde bulunduğumuz koşullardan ziyadesi ile nasipleniyoruz. Sosyal yaşam, büyük bir hızla değişiyor ve ona tutunarak kendimizi tanımlamamız çok zor. Oysa ki anne ve babalarımız için durum böyle değildi ve onlar kendilerini büyük bir bütünün parçası olarak hissedebildiler. Böylece, kişiliklerinde eksiklikler daha az fark edilir ve tolere edilir hale geldi.

En sevdikleri yemeği tanımlarken söyleyebilecekleri isimlerden biri muhtemelen ‘yeşil fasülye’ idi. Soya sosunu ya da sushi’yi belki hiç denemediler. Güncel applicationlarla daha güncel olmak zorunda değildiler ve o kim dendiğinde bir ‘sosyal medya profili’ne ihtiyaçları yoktu cevap verebilmeleri için.

İşte bütün bu değişim ve adaptasyon becerisi ile meşhur insanoğlu, maddenin akınına uğradığı bu çağda, mânâya yüklediği anlamı da gözden geçirmeye mahkum görünüyor.

Konunun çok derin olması, çok sayıda parametreden etkilenmesi, yazıyı uzun ve zor anlaşılır bir hale getiriyor olabilir. Ama özetle şunu söylediğimizi ifade edebiliriz. Geçmişten devr aldığımız insan tasavvuru, günümüz insanını tanımlamakta yetersiz kalmaktadır. Günümüzde bize ideal olduğu ifade edilen insan ise, bizim değerlerimize uymamaktadır. Ama biz, günümüze uyum sağlamak ve geçmişimizden de kopmayarak var olmak istemekteyiz.

Burada, daha da önce ifade ettiğimiz gibi, çocukların, bozulmamış fıtratları, bizi yaratılış kodlarımıza götürüyor. Ve böylece, kendimizi anlamak adına büyük bir adım atma imkanına kavuşuyoruz. Ve görüyoruz ki, olmak zorunda olduğumuz kişi olarak bize dayatılan şablon, kaynağını fıtrattan almıyor.

Burada, günümüzün en güçlü kişilik kuramlarından biri olan ve henüz yeterince bilinmeyen bir kişilik kuramından bahsetmek zorundayız.  Bu insan, nasıl bir insandır? İşte bu başka bir yazının, ve hatta yazı dizisinin konusu olmayı ziyadesi ile hak ediyor.

Çünkü aslında, birbirimizden ve hatta kendimizden beklentilerimizi şekillendiren “insan”ın, Batı’dan ve Freud’dan beslenen bir insan olduğunu, günlük yaşamı biçimlendiren kavramların, Batı’dan ithal edilen kavramlar olduğunu görüyoruz.

Bunu görmemiz de kolay olmuyor üstelik. Çünkü güncel dilde kullanılan İslam’i argümanların, içselleştirilmemiş olduklarını ispat etmek, son derece iddialı bir davranış biçimi olmak zorunda kalıyor. Belki burada bazı örneklerle konuyu daha anlaşılır kılmak gerekiyor.

11146225_981661881867960_3162038819531698642_n

Parmaklarımızı sallamaktan vazgeçelim. Hatta işaret parmağımızla yol göstermekten de vazgeçelim. Olması gerekenler listesini kısaltalım ve şu soruyu soralım ‘olduğu gibi kabul ettiğim kimler var?’

Olduğumuz gibi kabul edilmediğimiz bir kültürde büyüdük ve olmak zorunda olduklarımızın listesi kabardı. Yetersizlik ve suçluluk duygularımız çok derinde. Güçsüzüz ve onaylanmaya ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü insanız. Çünkü her insan, sadece insan olarak bu duygulardan bir parça nasibini alır mutlaka. Çünkü siz, henüz emekleyen bir bebeğe baktığınızda görebilirsiniz ‘insan denen canlının onaylanmaya duyduğu bitimsiz açlığı!..

Öyleyse ellerimizi kalplerimizin üzerine koyalım ve oradaki sesi duymaya çalışalım. Statünün, gücün, güzelliğin, bilginin, zekanın, siyasetin, edebiyatın bile üzerine çekilmiş bir perdeye dönüştüğü bir alem var orada. Bize unutturulan ve sadece adının, zatı olduğunu sanmamız istenen bir alem var. O alem, eve, evliliğe, kulluğa, kendiliğe, bilgiye ve bilgeliğe bakışımızı değiştirecek. Kendimizde ve karşımızda henüz ortaya konmamış bir potansiyel olduğunu fark etme ve onun ortaya çıkabilmesi için gayret etme azmini bize bahşedecek.

Biz değişirsek, dünya değişecek.

*Nefs ve Maneviyat Psikolojisi kuramına dayanmaktadır.