İç İçe Dünyalar 3

90

Bu yazı dizisiyle, annelerin içsel yolculuk yaparak görüş alanlarını genişletmeleri ve “kendilerinin ve çocuklarının ihtiyaçlarının ayırdına varmaları” amaçlanmaktadır.

diyerek bitirmiştik sözü. Söylemek istediklerimizi parça parça söylemek, zamana yaymak istememizin nedeni, büyüme sürecinin de zamana ihtiyaç duyuyor olması.

Günümüzde, hızlı olmak için attığımız çoğu adım bizi değil, telaşımızı büyütüyor. Hızla anlamak istiyoruz; hızla okumak, hızla gelişmek, hızla dönüşmek… Çocuklarımız da bu hıza uyum sağlasın, biz ne istiyorsak, o olsun istiyoruz.

Oysa insan yavaş yavaş büyüyor, yavaş yavaş anlıyor. Üstelik her insanın gelişmek için ihtiyaç duyduğu süre ve içerik birbirinden farklı. Buna karşın, manevi değerleri benimseyen insanların bile manevi değerlerin yaşanması hususunda bir yarışın parçası gibi davranabildiği bir çağdayız.

Böyle bir yüzyılda, 9 ay boyunca yavaş yavaş büyüyen, her ay gelişmesi gereken organı gelişen bebeklerimizi bile yönetmeye çalışıyoruz. Kontrol etme güdüsü son derece gelişen modern insan (prefrontal korteks), karnında büyüyen minik canlıyla ilgili detaylı bilgi sahibi olmak istiyor ve soruyor “Gelişimi normal mi?”

Gelişimin bir seyri olup, insandan insana değişir. Hem bedensel hem de psikolojik gelişim zamana ihtiyaç duyar. Ve bu zaman, saatlere de sığmayacak kadar derin anlamlar içerir. Bu yüzden bu yazı dizisinin söylemeye çalıştıklarını özetleyecek olursak;

  • Bedenen büyümüş ve ailesinden ayrılmış bir birey, psikolojik olarak “bağımlı” bir ilişki sürdürmeye devam ediyor olabilir.
  • Annelerin besleme-büyütme konusundaki sorumluluklarını “görünenin ötesinde” algılamaları çok önemlidir.
  • Annenin bebeğinin neye ihtiyaç duyduğuna karar verebilmesi için kendi ihtiyaçlarına duyarlı olması gerekir.
  • Annenin kendi ihtiyaçlarının farkına varması, bakış açısını değiştirmesini gerektirebilir. Bu dönüşüm de “zamana” ihtiyaç duyar.
  • Dönüşen anne dönüştürür; iç ritminin ve bebeğinin ritminin farkına varır.

Ayşe, kendini ve bebeğini henüz ayrıştıramamış olduğu ilk annelik evresinde, ağladığı bir sahnede veda etmişti bizlere. Dilerseniz şimdi bakışlarımızı bir başka anneye, Nihal’e çevirerek anneliğin ilk günlerinde yaşadığı olay karşısındaki tutumuna göz atalım:

“Nihal, gece uyumadığı için çok yorgundu. Öğrencilik yıllarından bu yana, uykusuz kalmayı sevmezdi. Aşırı gergin olur, düşüncelerini toparlayamazdı. Doğumunun üzerinden henüz bir hafta geçmişti. Ve hava biraz serin olduğu için annesi ve kayınvalidesi odadan bile çıkmasına izin vermemişti. Gündüz ve gece ile arasındaki farkı unutmaya başlamıştı.

Elinde telefon, sosyal medya akışını izliyor, biraz olsun rahatlamak istiyordu. Bebeği ise, çok sık uyanıyor, çok sık ağlıyordu. Nasıl diyorlardı… zor bebekti…

Gücünü toplayan Nihal, eline çok sevdiği günlüğünü aldı. Annesine ve kayınvalidesine dışarı çıkmak istediğini söyledi. Bir haftadır ev kıyafetleri ile dolaşmak onu yormuştu. Kilo almış olmasına rağmen, içine zar zor girdiği güzel bir elbise giydi. Saçlarını taradı. Solgunlaşan yüzüne renk verecek küçük dokunuşlar yaptı.

Oturup kahve içtiği, dinlendiği bir kafeye gitti. Günlüğünü açarak yazmaya başladı. Nihal, içinde bulunduğu durumda en çok ihtiyaç duyduğu şeyin “kendisiyle kalmak” olduğunu fark etmişti…

Eve döndü. Bebeğine, onu ilk kez görüyormuş gibi sarıldı. Kafede sadece 30 dakika geçirmiş olmasına rağmen, kendini daha canlı hissediyordu. Bebeği ise, adeta bunu hissetmişti. Kucağında “iyi yaptın annecim” dercesine sakince uykuya daldı.”

Nihal ve Ayşe, anneliğin ilk evresindeki iki kadın. İkisi de, bir yandan bildiklerini uygulamaya çalışırken bir yandan da hem büyüklerin sözlerini hem de kendi içlerinden gelen sesi duyup anlamaya çalışıyorlar… İkisinin de istediği, yapabileceklerinin en iyisini yapmak.

Ama şimdi, bir yol ayrımındalar.

Yapabileceklerinin en iyisinin ne olacağını keşfedebilmek için…