İç İçe Dünyalar 2

Ve bebeğin dışı büyür; ta ki Ayşe’den ayrılana dek… Ama bebeğin içi Ayşe’de kalmıştır.

Ayşe bebeğinin içiyle mutludur. Kendini daha anlamlı ve ‘güçlü’ hissetmektedir. Onu sever, besler, sarar… Var olduğundan daima emin olduğu bir bebek vardır hayatında. Büyüyen dış bebek görünüm olarak yetişkindir; gelgelelim ‘içi’ bebek olarak annesinde rehindir.

Ne geri dönebilir ne de gittiği yerde kalabilir…

Böyle demiştik bir önceki hikayede… Kelimeler, kavramlar, anlaşılması zor bir dünyanın eşiğinde bırakmıştı bizi. Bir bebek vardı iki ayrı yanı büyüyen, bir de anne vardı hem büyüten  hem de büyütmeyen…

Anneliğe yapacağımız yolculukta ihtiyaç duyduğumuz pek çok şey olacak. Bunlardan biri harita, bir diğeri ise pusula. Ve elbette, besin!

Beslenme ve büyüme kavramları, hayatımızda sık sık karşılaştığımız kavramlar. Ve alışageldiğimiz anlamlarıyla üzerinde fazla düşünmemiz gerekmedi belki bugüne kadar.

Oysa, önceki yazıda da bahsettiğimiz gibi, ‘psikolojik büyüme’ ve ‘psikolojik besin’ kavramlarıyla da tanışmamız gerekiyor. Böylece, öykünün bizde aralamak istediği, iç içe geçen dünyalara açılan kapıyı aralayabiliriz belki de…

BEBEĞİNİ BÜYÜTMEK İÇİN, ÖNCE KENDİNİ BÜYÜT!

Uçak kalkmadan hemen önce yapılan anonsu bilirsiniz; herhangi bir anormal durumda, oksijen maskesini ‘önce kendinize’ sonra çocuğunuza takın denilir. Çünkü “çocuğun hayatta kalması, annesinin hayatta kalmasıyla mümkündür…”

Bu noktada, psikolojik canlılık, psikolojik besin ve büyüme kavramlarını biraz açabiliriz sanırım.

Bebek dünyaya geldiğinde henüz kelimeleri yoktur. Bedenini kontrol edebilecek bir beyin gelişimi de henüz söz konusu değildir. Sadece sınırlı duyumları vardır; ve sınırlı tepkileri…

Ağlar; acıktığında, gazı olduğunda, korktuğunda, temas etmek istediğinde… Bir ‘dil’dir bu.

Bu dili oluşturan, annenin ‘psikolojik ve bedensel’ durumu ve bebeğin bunlar karşısında ‘kendini konumlandırışı’dır. Burada iç içe geçen pek çok şey vardır; ilk aylar bu nedenle en hassas ve kritik olan dönemdir.

Psikolojik canlılık, annenin ruh halidir. Bebek, annenin ruh halinden de beslenir. Anne bebeğini emzirmeye başladığında sadece bedensel bir doyum gelişmez, aynı zamanda psikolojik bir doyum da gerçekleşir. Anne ve bebek arasında, aralarına mesafe girse bile değişmeyecek olan psişik bir bağ vardır.

Yine öykü dili ile ifade edecek olursak;

Ayşe, bebeği susturamamaktadır; emzirmiş, altını değiştirmiş, banyo yaptırmış, fakat bebek bir türlü sakinleşmemiştir. Masaj yapar, sakinleştirici ninniler söyler. Sonunda, o da ağlamaya başlar…

Kaygı, bedenimizde hormonal değişikliklere yol açan bir psikolojik durumdur. Bebekler, kaygılı bir anne bedenini iyi tanırlar ve kendilerini ‘tehlikede’ hissederler. Çünkü fizyolojik yapımız, ancak bir tehlike durumunda kaygı sinyalleri vermek üzere kurgulanmıştır.

PEKİ NE YAPACAĞIZ?

Kendini büyütmek, psikolojik besinler almak demektir. Psikolojik canlılık, psikolojik besinlerle mümkün olur. Bir kadın, kendi psikolojisinin farkına vardığı oranda, çocuğu için ‘en iyisini’ yapabilir.

Bu hikayede Ayşe’nin anneliği eleştirilmemektedir. Burada dikkat çekilmek istenen nokta sadece, Ayşe’nin –kendi duygularının farkında olamamasından ötürü– gözle görülür bir sorun olmamasına rağmen sakinleşmeyen bebeğinin aslında sadece kendini ‘güvende’ hissetmeye ‘ihtiyaç duyduğunu’ fark edememesidir.

Evet, fark edemeyebilir… Bir önceki yazımda da ifade ettiğim üzere, doğum ve sonrasında gelişen süreçte kişinin bilinçdışı dinamikleri aktive olmakta ve görüş alanı değişmektedir. İşte tam da bu nedenle, bu yazı dizisiyle, annelerin içsel yolculuk yaparak görüş alanlarının genişlemesi ve “kendilerinin ve çocuklarının ihtiyaçlarının ayırdına varmaları” amaçlanmaktadır.